Arşiv ‘Gezdim-Gördüm-Yazdım’ Katagori

  • Mavi-Beyaz Kapılı Ülke: Tunus II

    Tarih: 26 Kasım 2010 Cuma | Kategori: Gezdim-Gördüm-Yazdım | Yorumlar: 10

    Gelelim Tunus’un turistik açıdan en otantik yerlerine, yiyecek-içeceklerine ve neler alabileceğinize, yani Tunus Bölüm: II’ye 🙂
    Kartaca harabelerine çok yakın mesafede, Endülüs Dönemi’ni en güzel şekilde yansıtan Sidi Bou Said Tunus’un en güzel, ve turistik açıdan en populer sayfiye bölgesi. Başkent Tunus’a hakim bir tepede kurulmuş bu tarihi kasabanın, dar sokakları geleneksel mavi-beyaz mimariyi en çarpıcı olarak hissedebileceğiniz bir yer.



    Duvarlarından, kapılarından kırmızı sardunyalar, fuşya rengi begonviller sarkan evleri ile tüm kasaba sokakları Tunus Körfezi’ne hakim manzaralı. Yat limanı, pekçok lüks yata ev sahipliği yapıyor.



    Tunus’ta alabileceğiniz otantik hediyeliklerin başını zeytin ağacından yapılmış ahşap heykeller, masklar, ev ve mutfak eşyaları çekiyor. Diğer bir çok görülen hediyelik de mozaik taşlardan yapılmış küçük duvar panoları. Tunus’ta hangi medinayı gezerseniz gezin hemen hemen her dükkanda göreceğiniz figür “Hamsa Eli” (bizim deyişimizle Fatma Ana’nın Eli) Bizdeki nazar boncukları gibi şans, bereket, bolluk ve sağlık getirdiğine inanılan bu figürü anahtarlık, kolye, küpe, hatta seramik eşyalarda çok sıkça kullanıyorlar. Alışverişte mutlaka, ama mutlaka pazarlık yapın, tabii alacaklarınıza 5 kat fazla para vermek istemiyorsanız. Satıcılar öncelikle nereli olduğunuzu sorarak, ona göre fiyat belirliyor aklınızda bulunsun…

    Tunus’un her yeri yasemin kokuyor. Hemen her yerde yasemin çiçekleri çok yaygın olarak yetiştiğinden ülkenin neredeyse resmi çiçeği yasemin olmuş haliyle 🙂 Minik minik yasmein demetleri satan satıcılar özellikle Sidi Bou Said’de çok fazla, fotoğrafını çekebilmeniz için de yasemin demeti almanız şart 🙂 Yaseminden yapılan sabunlar ve parfümler de güzel bir hediyelik olur kanaatindeyim.

    Gezmekten yorulduğunuzda, yine bir sokak kahvesinin ahşap sandalyelerinde oturup, burnunuzda yaseminin baş döndürücü kokusu ile çam fıstıklı nane çayınızı yudumlayabilirsiniz. Nane çayı buraya özgü bir çay. Birinci bardak size çok güzel gelir, ancak ikincisini biraz zor içersiniz, nedense ağır geliyor. Çay bulanık ve epey tatlı, nedeni şekerin demliğe atılarak çayın demlenmesiymiş, yani ben daha az şekerli istiyorum deme şansınız yok malesef… Vee kına, ellerinizi ayaklarınızı sarmaşık veya çiçek desenleri ile donatmak isterseniz neredeyse her köşe başında içi kına dolu iğnelerle kına yakan kınacılar bulabilirsiniz.

    Kuzey Afrika’nın İslami Başkenti ve Mekke-Medine-Kudüs’ten sonra İslam Dünyası’nın dördüncü kutsal kenti Kairouan (Kervan) Kenti, tarih boyunca gezginleri ve hacıları ağırladığı için bu ismi almış. Kentin başlıca geçim kaynağı el işçili ile yapılmış halı ve kilimler. Eskinin kervan yani konaklama yeri olduğu için geniş Aglebit havuzları görülmeye değer.


    Kuzey Afrika’nın en büyük camisi olan Okba In Nafa Cami, ülkede yapılan arkeolojik kazılarda çıkarılan Roma ve Bizans dönemi sütunlarının kullanımı ile inşa edilmiş eşşsiz güzellikteki bir cami. Ayrıca Peygamber Efendimizin berberi olan Sidi Sahab’ın türbesi de bu kentte, malesef türbe içerisinde fotoğraf çekmeye izin yok.




    Cami tamamen toplama sütunlardan yapıldığından, herbir sutun kendine has bir desende, bir diğerinde aynı deseni görmek zor. Ek olarak caminin ana girişinin her iki yanındaki sütuna Hz. Muhammed (S.A.V.) ve Fatiha Suresi nakşedilmiş.


    Bir diğer turistik şehir olan Sousse kenti de Arap mimarisini yoğun olarak yaşayabileceğiniz bir yer. Sousse gezinizi medinada alışveriş ve Büyük Cami ziyareti ile taçlandırabilirsiniz.

    Tunus caddelerinde dolaşırken sürekli gördüğünüz hurma ağaçları ülkenin en büyük gelirlerinden biri. İri ve etli olan Tunus hurması tüm dünyaya ihraç edilen güzel bir hurma türü. Dalındayken parlak turuncu renkli olan hurma, olgunlaştıkça açık kahverengine dönüşüyor. Ağaçların altında olgunlaşıp dökülmüş ve hatta alınıp yenmiş hurma görmeniz olası.




    Ve yemekler, ah yemekler… Malesef Tunus’un beğenmediğim tek yanı oldu, o da yemekleri. Fransız kültürünün etkisinde kalarak çiğe yakın az pişmiş sebzeli, neredeyse tüm baharatların karıştırılması ile hazırlanmış tavuk veya balık yemeklerini hiç beğenmedim. “Keşke her akşam kahvaltı çıkarsalar” diye hayıflandığımız yemekler en çok hayal kırıklığı yaratan kısımdı bizim için. “Kuskus” denilen salçalı bulgur üzerine serpiştirilmiş sebzeli yemekleri ile bir yere kadar idare edebilirsiniz. Tatlı olarak milföylü ve kremalı tatlılar ve pastalar, aradığınız otantik Tunus yemekleri nerede dedirtiyor malesef.
    Kahvaltıda bol hamurişi, özellikle kruvasan krep ve omlet en çok sevebileceğiniz özellik olabilir. Fransızların meşhur kruvasanları ve krepleri o kadar yaygın ki, dışarı da adım başı sadece bunları yapan Kruvasan Shop’lara rastlayabilirsiniz.

    Özellikle Kairouan Kenti’nin alamet-i farikası haline gelmiş “makrud” tatlısı, özellikle Bedevi kültüründe önemli bir yere sahip. Uzun süre dayanması ve enerji kaynağı olmasından dolayı, çölde seyahat eden Bedevi’ler için çok tutulan bir tatlı. İrmikten yapılan bir hamur içerisine hurma, incir, badem ezmesi gibi malzemeler konularak kızartılması ve şerbete atılması ile yapılan makrud, aslında çok da ağır bir tatlı değil. Kurabiye kıvamında, çıtır çıtır tadı ile 5 kilo aldık dersem tadı hakkında bir fikir sahibi olursunuz herhalde 🙂

    Bizdeki muhammaraya benzer, kırmızı biberden yapılan ancak çok daha acı olan “harissa” Tunus Mutfağı’nın en önemli tatları arasında. Zeytinyağı ile biraz daha sulandırılıp başta kuskus yemeği olmak üzere pek çok yemeğin yanında sos olarak kullanılıyor. Sabah da dahil olmak üzere tüm öğünlerde harissa sos, acı biber turşusu, siyah ve büyük kokteyl zeytini servis masasının baş köşesinde bulunmakta.

    Tunusluların herşeyi şekerli yemek gibi bir alışkanlıkları var. Bizdeki tuzlu fıstığın yerini Tunus’ta şekerli fıstık almış. Kabuğu ile beraber şekerlenmiş fıstıklar bazen antep fıstığı tozuna da bulunamış olarak da satılıyor. Denedim ve beğendim 🙂 Fıstıktan yapılan helvaları da rengarenk ve güzel.


    Aklınıza gelebilecek tüm turistik gezi aracını bulabilirsiniz. Yaklaşık süreleri 20-45 dakika arasında değişen bu hoş gezintiler için sadece 5 dinar gibi cüzi bir miktar ödeyebilirsiniz. Bu gezinti araçları bazen bir tren, bazen bir fayton, bazen bir deve, bazen bir fil! (Şaka şaka…) ve hatta bir korsan gemisi olabilir. Günlük tur olarak gezi yapabileceğiniz korsan gemisi çeşitli koylarda demirleyerek engin Akdeniz’de yüzme imkanı sunuyor.



    Bizim gitmediğimiz, ancak daha uzun konaklamalı turlarda gidilen Douz ve Tozeur Kentleri de gerçek Berberi yaşantını görmek, Sahra veya Matmata Çölleri’nde safari yapmak için ideal. Sinema dünyasının ödüllü filmlerinden “Star Wars” ve “İngiliz Hasta” filmler ve bunun gibi göreni başka bir gezegen veya başka bir atmosferde geçtiğine inandırmak istenen çoğu film için Matmata Çölü doğal bir set olarak kullanılmış.
    Vee tatilin sonu, bakalım başka nerelere yolculuk var sırada….

  • Şile-Ağva Gezisi

    Tarih: 26 Mayıs 2010 Çarşamba | Kategori: Gezdim-Gördüm-Yazdım | Yorumlar: 4

    Bu kez; bunca yıldır İstanbul’da oturup da gezmek-görmek uğruna bir sürü yolu göze alarak pekçok yere giden ben, nasıl olur da herkesten methini duyduğum, neredeyse burnumuzun dibindeki Şile ve Ağva’yı daha görmemişim diyerek yollara düştük. Ne zaman araba ile yolculuğa çıksam illa erken vakit yollara düştüğüm için, yine erkenden yola çıktık, ancak bu kez yol sadece 1 saat sürdüğü için neredeyse sabahın bir vakti Şile’de kalacağımız otelin kapısındaydık 🙂 Otele giriş yapana dek bahçede bekleyeceğimize, limana gidip yeni güne uyanan denizi kucakladık, yüzümüzü güneşe dönüp deniz havasını içimize çektik, denize karşı kahvaltımızı ettik. Bu sanırım Şile’de güzel bir haftasonu geçireceğimizin ilk sinyali idi…
    Limana yönlendiren tabelaları takip ettiğinizde aynı zamanda Şile Kalesi’ne de ulaşıyorsunuz. Bizanslı’ların yaptığı, daha sonra Osmanlı’ların da kullandığı bu küçük kale, önceleri kara ile birleşik bir yarımada durumundayken zamanla suların aşındırması ile karadan koparak ada halini almış Ocaklıada üzerinde kuruludur. Ada da adını, adanın altında bulunan mağaradan almış. (Yok canım Lost Adası gibi bir gizemi olduğunu sanmıyorum 🙂
    Şile, kimi zaman uçurumlarla son bulan, kimi zaman deniz kenarına kadar inen coğrafyası ile yüksekçe bir alana kurulmuş bir ilçe aslında. Şile’nin bence en ponaromik manzarasına sahip Maşatlık Mevkii’ne çıkarsanız eğer başını sola çevirirseniz limanı ve kaleyi, sağa çevirirseniz kayalıklar üzerine konumlanmış feneri görebilirsiniz.
    Dünyanın 2. büyük feneri olan Şile Feneri, Şile bezi ile birlikte Şile’nin sembolü durumunda. Mavi-beyaz renkleri ile Şile ile ilgili herşeyin köşesinde bucağında bulunmakta.
    Şile’ye gittiğinizde “Şile Çarşısı” olarak bilinen Üsküdar Caddesi’ne uğramadan geçmeyin. Binbir çeşit Şile bezi ürünleri ve hediyelik eşyaları alabileceğiniz dükkanları, yorulunca oturup balık yiyebileceğiniz lokantaları ve kafeleri ile gerçek anlamda Şile’ye geldiğinizi bu sokakta anlıyorsunuz.
    El tezgahlarında, pamuk ipliğinden dokunan ve tamamen Şile‘ye özgü bir kumaş olan Şile bezi, Şile ile özdeşleşmiş ve simgesi haline gelmiş geçim kaynağı durumunda. Pekçok dükkanda, hatta yol üzerindeki boş alanlarda iplere asılı sergilenen şile bezinden yapılmış giysiler görmeniz mümkün.
    Vücut terini emme özelliğinden dolayı vücudu serin tutan bu kumaştan sadece giysi değil, örtüler, küçük keseler, pikeler, namaz örtüleri vb… yapılmakta. Üstelik üzerlerine kültürel motif ler işlenerek, kenarlarına oyalar yapılarak kumaşın değeri kat be kat arttırılmış.


    Karadeniz kıyısında olduğu için yine ne bol? tabii ki balık 🙂 Benim gibi balıkseverler için Şile tam bir cennet, her zamanki gibi ızgara balıkta en beğendiğim de lezzet çipura…
    Şile Çarşısı’nda yanyana sıralanmış pekçok balık lokantalarından gözünüze kestirdiğiniz birinde deniz manzarasına karşı balığınızı yerken, bir bakıyorsunuz ki, aslında oturduğunuz yapı eğreti olarak birbirine çakılmış bir sürü tahtanın ucunda duruyor, hatta nasıl duruyor bu teras sahi?
    Şile’ye gelip de 45 dakika mesafedeki Ağva’ya uğramadan olmaz. Ağva’ya, Şile’den sonra ister deniz tarafındaki yolu, isterseniz de orman yolunu kullanarak ulaşabilirsiniz. Biz yoğun orman dokusunda bir de ağaç kokusunu ciğerlerimize çekelim diyerek orman yolunu tercih ettik. Yol biraz bozuk olmasına rağmen, manzarayı içinize kazıya kazıya 45 dakikada gidebiliyorsunuz.
    Ağva, Yeşilçay ve Göksu Dereleri’nin Karadeniz’e döküldükleri yerde oluşan küçük bir delta üzerine kurulu, zaten adı da Latince’de “iki dere arasındaki köy” anlamına geliyormuş.
    Gittiğimiz zaman itibari ile bomboş olan Ağva Plajı yazın tıklım tıklım oluyormuş. Ancak havanın sıcaklığına ve denizin o güzel çağrısına kulak verip paçaları dize kadar sıvayıp denizde gezinenler, kumlara uzananlar oldukça fazlaydı.
    Dere üzerinde gezinti tekneleri turlayıp duruyor, isterseniz tekne turu yapabilirsiniz. Yada dere boyunca sıralanmış kafe-restorant karışımı yerlerde yemek (balık) yiyip, kahvenizi yudumlayabilirsiniz.
    Ağva adını çok sık duyup, kafamda canlandırdığımda çok daha fazla yeşil (yani kasabanın içerisinde), daha bakımlı bir kasaba, ne bileyim biraz daha şirin bir yer hayal etmiştim, belki de gitmeden önce baktığım yüzlerce Ağva fotoğraflarındaki görüntüleri aradı gözüm. Yine de gidip gördüğüm için çok memnunum, gitmek isteyenlere de itina ile tavsiye edilir 🙂

  • Eceabat ve Çanakkale Şehitlik Gezisi

    Tarih: 06 Mayıs 2010 Perşembe | Kategori: Gezdim-Gördüm-Yazdım | Yorumlar: 3

    Daha önce bahsettiğim Çanakkale Eceabat seyahatine ait fotoğrafları bloga yükler yüklemez işte buradayım. Bana biri şu çektiğim fotoğrafları ayırsa ve sırası ile yüklese, ben de güzel güzel altına yazsam ne güzel olurdu. İşin bu kısmı ne zor geliyor Allahım, nedense?

    Aslında daha önce Çanakkale’den karşıya geçerken feribotla defalarca geçtiğim Eceabat’a bu kez iş için gidince, daha önce farkedemediğim pekçok ayrıntıyı da yakalayabilme fırsatım oldu. Hergün karşı yakadan pekçok aracın transit geçtiği Eceabat, bu kadar yoğun trafiğe rağmen çok da fazla gelişememiş küçük bir sahil kasabası. Üstelik Anzak’ların her sene 18 Mart ve 25 Nisan’da buraya gelip atalarının mezarlarını ziyaret etmek amaçlı konaklamalarına rağmen, turistik bir otel ve restorant neredeyse yok sayılır.

    Tarihimizde büyük önem taşıyan, en büyük milli mücadelelerinden biri olan, 1.Dünya Savaşı’nın kaderinin değiştirildiği 1915 Çanakkale Kara Savaşları Eceabat ve çevresinde olduğundan tüm yarımada sit alanı olarak korunmakta, bu yüzden de çevrede çok fazla yapılaşma ve düzenlemeye izin verilmiyor.

    Bölgede “Tarihe Saygı” adı ile yeni bir proje başlatılmış. Kısaca daha fazla tanıtım, daha fazla bakım olarak özetleyebilirim sanırım. O kapsamda sahilde yapılan Tarihe Saygı Parkı’nda, savaştan kalma eşyaları, savaşı anime eden heykelleri görebilirsiniz.

    Geldiğimiz gün, 8.40 metrelik boyu iledünyanın en büyük toplarından biri olan ve daha önce İzmir’de bulunan Mecidiye Topu da ilk yerine yerleştirilmek üzere Eceabat’a törenlerle getirildi, hem de 3 ayrı tır üzerinde.

    İtilaf devletlerinin zayıf bir nokta olarak gördüğü ve hiç önemsemediği Çanakkale Boğazı’ndan geçiş, aslında göründüğünün tam tersi savaşın en zor ve kilit noktası olunca her iki tarafın da çok büyük kayıplar verdiği bir cehenneme dönüşmüş. İnanılmaz zorlukların ardından kazanılan Çanakkale Zaferi’nde 253.000 askerimiz burada şehit düşerek Türk Ordusunun cesaret ve kahramanlığını tarih sayfalarına bir kez daha altın harflerle yazdırmıştır.

    Tüm tarihi yarımada, savaşın zorluğunu ve acizliğini anlatmak istercesine belli bir seyir güzergahında gezilebiliyor. Başlangıcı Şehitlik Abidesi… Bu büyük zaferin ve şehitlerimizin anısına dikilen anıt, denizin ötesinden, diğer yakadan da görülebilen azameti ile yükseliyor.



    Denizden çıkartma yapıp, yamaçlardan içeriye ilerlemek isteyen düşmanlara karşı yapılmış siperler.

    Ve Şehitlikler… İster düşman askeri, ister bu vatanın evlatları olsun, 17-25 yaş arası gencecik insanlar bu topraklarda yatıyor. Bu vatanın nasıl kazanıldığını tekrar hatırlamak için bu yerleri mutlaka görmek gerek diye düşünüyorum.

    Hazır oralara kadar gitmişken, Çanakkale’ye has “fırınlanmış peynir tatlısından” yememek olmaz tabii. Tadı biraz Şam tatlısına benzer, içerisinde hafif peynir tadı aldığınız hoş bir tatlı.

    Deniz kenarına kadar gidince yapılacaklardan birisi de balık yemek. Gerçi şu an balık yasağı başladı ama balığın en güzeli de denizden çıkıp taze taze tabağınıza uzandığında oluyor 🙂

  • Balık, Salata ve Günbatımı Üçlemesi Mi? O Zaman Buyrun Amasra’ya…

    Tarih: 15 Nisan 2010 Perşembe | Kategori: Gezdim-Gördüm-Yazdım | Yorumlar: 14

    Fatih Sultan Mehmet’in, fotoğraftaki noktadan görür görmez çok etkilendiği ve yardımcısına “Lala, Lala! Çeşm-i Cihan (dünyanın gözbebeği) Bura mı ola?” diye sorduğu Amasra’ya da yolumuz düştü çok şükür 🙂 Zaman zaman “Ah, bir de şurayı görsem” diye içimden geçirdiğimde bir bakıyorum iş için oralara gidivermişim. Yakında TRT “Limonlu Yollarda” diye bir program teklifiyle bile kapımı çalabilir 🙂

    Amasra, Küçük Liman ve Büyük Liman olarak iki koydan oluşan küçük bir kıyı kasabası. Kıyı kasabalarının hepsinde olduğu gibi kışın hayatın rölantiye alındığı, mevsimi dışında gidenleri hayal kırıklığına uğratan bir kaderi var tabiatı ile. Biz de gittiğimiz neredeyse her yere soğuk ve yağmurlu havayı da yanımızda götürdüğümüz için, pek tadı tuzu yoktu benim için de. Son gün dönmeden açan güneş ise Amasra’nın aslında çok daha güzel bir yer olduğunu fısıldadı kulaklarımıza 🙂

    Büyük Liman daha çok pansiyonların ve küçük otellerin sıralandığı, nispeten denize girebilecek sahilin daha uzun olduğu bir koy. Yörenin otel eksikliğine parmak basmak istiyorum, tüm Amasra’da topu topu 2 tane (***) yıldızlı otel var, gerisi pansiyon tarzında yıldızsız otel. Ne olursa olsun denizi ve manzarası muhteşemdi yine de.

    Amasra’nın iki de adası var; adalardan biri olan Tavşan Adası karadan tamamen bağımsız, yazın kayıkla turlar yapılabiliyormuş. Karaya Romalılardan kalma tek kemerli küçük bir köprü olan Kemere Köprüsü ile bağlı olan diğer adanın eteklerine ise baştan başa kale inşa edilmiş.

    Kale surlarının üzerine kat kat evleri kurarak bir tarihin katledilmesi nasıl olur diye merak edenlere, bu fotoğraf sanırım bir fikir verebilir. Boztepe denilen adanın en yüksek kesiminde Ağlayan Ağaç olarak bilinen bir de ağacı meşhur. Sisli havalarda yapraklarından su damlatmasından dolayı böyle bir ismi alan ağacın ne yapraklarını, ne de kendisini gördük tabii 🙁 Tepede soğuk ve bizden başka hiçbir şey yoktu gayrı.


    Amasra’nın tarihini öğrenmek isterseniz Müze’sini ziyaret edebilirsiniz. Helenistik, Roma, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı Dönemine ait eserlerin sergilendiği müzede denizden çıkarılan amforalar, Bizans heykelleri, paralar ilginizi çekebilir.

    Anadolu Beylikleri zamanından kalma bir de küçük hamamı var tarihi eser olarak, ancak ilgisizlik ve pislik içerisinde daha ne zamana kadar ayakta kalabilecek acaba?

    Barış Akarsu, Amasralı olduğu için meydandaki parkın içerisinde heykeli ve kendisinin iki motosikleti sergilenmekte. Giden turistlerin mutlaka önünde fotoğraf çektirdikleri bir yer olmuş zamanla, zaten Barış Akarsu’nun posteri hemen hemen her dükkanın camında asılı. (Allah rahmet eylesin…)

    Amasra’dan hatıra veya hediyelik birşeyler almak istiyorsanız Çekiciler Sokağı’nı mutlaka görmelisiniz. Yöreye özgü ahşap el işçiliği çok gelişmiş olduğundan ahşap denince aklınıza gelebilecek herşeyi (tahta kaşık, salata tabağı, kase, çerezlik, ekmek sepetleri, oyuncak ve süs eşyaları) bu sokağı gezerken bulabilirsiniz. Aman kendinizi kaybetmeyin 🙂

    Hava çok kapalı ve soğuk olduğundan dışarıda dolaştıkça ısınmak ve vakit geçirmek için gittiğimiz iki mekan vardı; Muhtarın Çay Bahçesi ve Lutfiye. Lutfiye’yi gördükten sonra, içimde böyle bir yer işletmek için yanıp tutuşan bir ben keşfettim 🙂 4-5 masaya hizmet eden, sıcak, samimi bu ortam, kahvesever olan beni kalbimden vurdu diyebilirim.

    Kahve servisinin yanında, kafe sahibinin kendi yaptığı reçellerden, fındık ezmelerinden, lokumlardan ve helvalardan yapılan sunum bazen kahvenin bile önüne geçebiliyor inanın. Servis edilen tüm ürünlerin aynı zamanda satışı da yapıldığından, beğendiklerinizi satın da alabiliyorsunuz, ki kocaman iki poşetle çıktığımı itiraf etmeliyim, hem de diyetteyim hani 🙂

    Geleliiimmm mehhuuur Amasra Salatasına! Amasra’dane yenir, ne içilir, nerede kalınır diye nette şöyle bir araştırma yaparsanız hemen karşınıza böyle çiçek gibi bezenmiş, muhteşem lezzetli devasa salatalara rastlarsınız. Gittim, gördüm, tattım ve gerçekten hastası oldum. İnce ince doğranmış brokoli, karnabahar, pancar ve turşu da dahil olmak üzere toplam 28 malzeme ile yapılan salata Amasra’nın en önemli özelliği haline gelmiş bile.

    Sahil kasabalarının en önemli özelliklerinden biri olan balık burada da kendini gösteriyor. Tabii marifet biraz da pişirenin, mezgitler nasıl da nar gibi kızarmış değil mi?

    Canlı Balık, Çeşm-i Cihan, Martı, Liman, Mavi-Yeşil gibi balık lokantalarından bizim tercihimiz Mustafa Amca’nın Yeri olarak da bilinen Canlı Balık oldu. Cam kenarında nadiren yer bulabildiğimizi düşünürseniz ne kadar rağbet gördüğünü anlarsınız.

    Fotoğraftaki boşlukları çıtır çıtır kızarmış iki kalamarla doldurun, fotoğrafını çekemeden iki tanesi uçmuştu bile 🙂

    Buraya özel, en çok beğendiğim spesiyallerden biri karşınızda; Çeşmi Cihan (Ballı&Cevizli Süzme Manda Yoğurdu) Ortamın loş olmasından dolayı çok iyi fotoğraf alamadım, herkes yemek için sabırsızlandığından dolayı da fazla uğraşamadığım için karanlık bir fotoğraf oldu malesef 🙁 Süzme yoğurdun hafif ekşiliğini balla telafi eden hafif ve hoş bir tatlı, ancak yiyen herkese hitap eder mi bilemiyorum, yine de yolunuz Amasra’ya düşerse yememezlik etmeyin diye not düşüyorum!

    Herkesin yiyip beğeneceği, ancak benim için çikolata sosu, ceviz ve tahin helvasının karışımı ile atom bombası kıvamında bir tatlı; mikrodalgada eritilmiş tahin helvası. Bu tatlıdan sonra litrelerce su içmeye hazır olun 🙂

    Vee dönüş…. Islama köfte, yine iş için uğradığımız Sapanca’da yenildi. Hımmm, nasıl güzeldi anlatamam, fotoğraflarla idare edilecek artık 🙂 Ancak yolunuz Sapanca’ya düşerse eğer kiremitte alabalığın yanında bir de ıslama köfte sipariş etmeyi sakın unutmayın …

  • Tokat’tan mı Geliyon da, Kız Sen Zile’li (Almus) Misin?

    Tarih: 15 Aralık 2009 Salı | Kategori: Gezdim-Gördüm-Yazdım | Yorumlar: 20

    Yeni bir şehre seyahat olacağını söyledikleri zaman beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de yeni bir şehri tanımak ve o yöreye ait en önemli yerleri kısa da olsa gezip fotoğraflamak. İşyerimden bu kez yolumuzun Tokat Zile’ye düştüğünü söylediklerinde yine aynı heyecanı yaşadım. Zile’li arkadaşlar varsa affetsinler beni ama, bu kez heyecanım tamamen hayal kırıklığına dönüştü. Zaten geziye 1-0 yenik konumda başladım, çünkü direkt Tokat’a uçak yok, ancak Merzifon Havaalanı’na uçak var ve günde 1 sefer, o da akşam uçağı! Yani Zile’ye ulaşmak için 2 saatlik yolu da gözden çıkarmak zorundasınız. Malesef otel konusunda da problem yaşayabilirsiniz, Zile’de sadece tek bir otel var, o da 2 yıldız ayarında.

    Tarih kokan Zile evleri biraz unutulmuşluğun, biraz terkedilmişliğin acısı çekmekte, ki nice ihtişamlı günler görmüş olmasına rağmen. Orjinalliğini halen koruyan, tek dileği biraz sahip çıkılmak olan bu evleriyle Zile, yeni bir Safranbolu Efsanesi yaratabilecek kapasitede aslında.

    Zile’nin hemen hemen merkezinde bulunan kale 4 bin yıllık tarihi ile gezilecek en önemli mekanlar arasında yer alıyor. Kale, aslında çok tarihi ve çok bilindik bir olayda başrolü oynayacak kadar ünlü. Caesar’ın karısının adı verilen Zela şehri (Zile adı buradan geliyor), Julius Caesar’a başkaldırarak Roma İmparatorluğu’nu tanımadığını ilan edince, güç gösterisi adına Caesar, 70’li yaşlarını sürmekte olmasına rağmen 30.000 askeri ile şehre geliyor ve kanlı bir savaşla Zela’lıları yenilgiye uğratıyor. Bu yenilginin herkese ibret olması için de kale içerisindeki dikili taşa dünyaca ünlü şu sözleri mesaj bırakıyor: “Veni –Vidi-Vici” (Geldim, Gördüm, Yendim.)

    Yetkililerin anlattığına göre. toprak altından çıkarılan lahitlerden sırtsırta birbirine yaslanmış veçok iyi korunmuş asker kıyafetli iskeletler bulunmuş. (Romalı asker olmaları muhtemel)

    Kale içerisindeki, zamanınında su sarnıcı olarak kullanılan ve 188 basamaktan oluşan, zemine 45 derece eğimle inen dehliz oldukça ürkütücü.

    Yapımı 1452’yi gösteren Boyacı Hasan Ağa Cami, Ulu Cami’den sonra Zile’nin en eski camisi ve kalenin hemen eteklerinde yer alıyor.

    Çevre köylerden derlenmiş, günlük yaşantıyı anlatan eşyaları Belediye’nin Konuk Evi’nde görebilirsiniz. Konuk Evi de, eski bir Zile Evi’nin restore edilmesi ile hizmete açılmış bir müze görünümünde.

    Tokat Zile’nin etrafı çok verimli tarım arazileri ile çevrili. Bölgenin en meşhuru üzüm ve türevleri. İri taneli üzümlerinden neler yapılmıyor ki? Bu yöreye has beyaz Zile pekmezi, normal siyah üzüm pekmezi, nişastalı cevizli köme, pestil, kuru üzüm ve asma yaprağı buraya yolunuz düşerse mutlaka almanız gerekenlerden.

    Kuşburnu da çok yetiştiğinden kuşburnu marmeladı ve kuşburnu pulbu denilen kuşburnu özütü hemen her dükkanda sergide. Biber ve domates salçası ile çemen de aynı oranda meşhur.

    Çorumlular bana kızmasın, ben bana söyleyenlerin yalancısıyım; leblebinin de asıl orijininin Zile olduğu, buradan Çorum’a gittiği ve orada meşhur olduğu söylendi. Öyle bile olsa ilk bulanın mı, yoksa layığı ile yetiştirip satanın mı hakkı olduğu konusunda ben sanırım Çorumluların taraftarı olacağım 🙂 Değerleri kaybetmemek lazım! (Yalnız çok lezzetli leblebisi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim)

    Taze kuzu eti, kuyruk yağı, patlıcan, domates, yeşilbiber, patates, soğan, sarımsak ve özel pişirilmiş kebap pidesi kullanılarak, özel kebap ocaklarında yapılan Tokat Kebabı’ndan ne yazık ki yiyemedik, çünkü mevsimi değilmiş. Bahar ve yaz aylarında yapılan bu kebabın ancak fotoğraflarına bakarak yutkunabildik.

    Buraya özgü yemeklerin başında gelenlerden biri de bat. Yeşil mercimek, yeşil soğan, maydanoz, kuru soğan, domates salçası, dereotu, kıyılmış ceviz ve ince bulgurdan yapılan sulu, soğuk ve yağsız bir meze. Önceden haşlanarak suyu süzülmeden soğumaya bırakılan yeşil mercimek içerisine diğer tüm malzemelerin doğranarak eklenmesiyle yapılan ve salamura asma yaprağı ile servise sunulan bir lezzet. Sulu da olsa herbir yaprağa birer kaşık salatadan konularak yeniliyor. Eee hadi afiyet olsun 🙂

    Zile’ de turistik anlamda yapılacak çok iş var, ancak kendi adıma, güzel işlere imza atmaya hevesli, kendini Zile’nin kaybettiklerini geri kazandırmaya adamış çok kişi gördüğümü de söylemek isterim. Umarım en kısa zamanda yapılması planlanan işler yapılır ve Zile eski görkemli günlerine kavuşur.

Limonlu Kek Kimdir?

İstanbul doğumlu, İstanbul aşığı, çalışan bir anne. Gezmeyi-görmeyi, okumayı, yeni lezzetler tatmayı, seyretmeyi, konuşmayı, yazmayı, insanları, kısaca hayatı çok sever. Bu büyük sanal yemek kazanında biraz da kendi tuzu bulunsun ister. Dileği; çevresinde görüp de beğendiği tariflerden, resimleri ve yanında hatırlatma notlarıyla bir tarif defteri oluşturmak. Blogu aynı zamanda bir mutfak günlüğü de olacak kendisi ve hızla büyüyen iki kızı için...

Tarif Ara

Kategoriler

Arşiv

Etiket Bulutu

Son Yazılar

Ziyaretçiler

Limonlu Kek Blog

http://limonlukek.blogspot.com.tr/

Site Haritası