• Genel

    Bir Yudum Gençlik Hasadı

    Derler ki; ağaçlar kendilerine kral olmaları için zeytin ağacına giderler ve söylerler; “Bize kral ol.” Ve zeytin ağacı cevap onlara verir; “Allah’ın ve insanın bende övdükleri yağımı bırakayım da, ağaçlar üzerinde sallanmaya mı gideyim?” Böylece ağaçların krallığı reddeder, insanlara faydalanacakları yağını ve meyvesini sunmak için. O zamandan beri de insanlığın emrindedir, ölümsüz sayılabilecek uzunluktaki tüm hayatları boyunca…

    Zeytinin ve mucizevi hediyesi zeytinyağının hikayesi böyle. Daha önce zeytini sofralarımızda, zeytinyağını yemekte, salatada, hatta sağlığımız için kullanırken de severdim, ancak zeytin hasadına gittikten sonra sevmek ne kelime saygı ile, bahşedilen nimet için şükürle yaklaşıyorum. Bu yüzden Yudum Gıda‘nın davetlisi olarak katıldığım Ayvalık 10. Zeytin Hasat Şenliği çok farklı bir yerde benim için.

    Yudum Gıda’nın, tarih boyunca hep sağlık ve gençlik kaynağı olarak kabul edilen zeytin ağacının hasat zamanını, bu gençlik ve sağlık kaynağını almak, onu hasat etmek olarak anlamlandırma isteği ile “Bir Yudum Gençlik Hasadı” adı altında topladığı etkinlik için sabahın erken saatlerinde yollara düştük. İstanbul-Edremit uçuşu ve sonrasındaki kısa otobüs yolculuğumuzun ardından sakin ve mavi Cunda’ya, çam ağaçları içerisindeki Ortunç Otel’e geldik. O güzel ortamı anlatmaya kelimelerim yetersiz kalıyor, ben muhteşem diyeyim, siz gerisini tamamlayın 🙂

    Cunda’da zeytinyağı ve balık üzerine zengin öğle yemeğinden sonra Ayvalık’ın merkezindeki Şenlik Alanı’na gittik. Bu sene hiç olmadığı kadar ilgi görmüş şenlik, öyle söylendi. Şenlik alanındaki Yudum Gıda Standı’nda Ünlü şef Murat Bozok ile Özge Ulusoy’un birlikte hazırladıkları zeytinyağlı yemekler, şenliğe katılan ziyaretçilere ikram edildi. 

    Şenlik sonrası otele dönüldüğünde, Yudum Gıda Pazarlama Müdürü Burcu Yaman, Ayvalık Fabrika Müdürü Ahmet Topçu ve Satış Müdürü Tansel Tunca, Yudum Gıda, zeytin ve zeytinyağı üzerine sorularımızı yanıtladı, bizleri bilgilendirdi. Dünyada zeytinyağı üretiminde 6. sırada olan Türkiye’de kişi başı yıllık zeytinyağı tüketiminin 1,2 kg. seviyelerinde olması (İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi lider üretici ülkelerde kişi başı tüketim yaklaşık 10 kg. seviyesinin üzerinde) malesef oldukça düşündürücü. Toplantı sonrası zeytinyağı tadımı gerçekleştirdik. Zeytinyağı tadımının nasıl yapıldığını, nelere göre değerlendirildiğini öğrendik, bir de “erken hasat”ın ne kadar güzel, ne kadar yoğun zeytin kokulu bir zeytinyağı olduğunu 🙂

    Ardından Şef Murat Bozok’un bizler için hazırladığı akşam yemeğine katıldık. Zeytin Çorbası, pırasa eşliğinde Somon Konfit, zeytin ve patlıcan püreli Kuzu Küşneme, Ayvalık usulü patates eşliğinde Levrek Rezene ve son olarak da Bergamotlu Creme Brulee, Murat Bozok tarafından bizler için hazırlanan akşam menüsüydü. Favorim kesinlikle ve kesinlikle Bergamotlu Creme Brulee idi 🙂 

    Ve hasat günü… Harika bir kahvaltının ardından ver elini Murateli Köyü. Köye vardığımızda Ayvalık’ın çevre köylerinden çocukların oluşturduğu  “Zeytin Çekirdekleri Korosu” bizleri karşıladı. Bir kalabalık, bir kuyruk, baktık ki keşkek-nohutlu pilav-ayran kuyruğu imiş. Köyün çevresinde bir tur sonrası, sıra geliyor “gençlik hasadı”na. Zeytin hasadı için bizler, bir tür çatala benzeyen özel motorlu alet kullansak da çoğu zaman zeytinler, sopa ile dalları sallanarak toplanıyormuş. Sonrasında yere düşen zeytinleri toplayan hanımlar giriyor devreye. O kadar hızlı topluyorlar ki yere düşen zeytinleri, 10 dakika içerisinde her bir sepet 5 kilonun üzerinde çekiyordu. Nereden mi biliyorum, topladıkları sepetler teker teker kantara çıktı, hanımlar birinciye bir altın hediyesi için yarıştılar. O gün herkes ellerinde zeytin dalları ile döndü hasattan, dallarında yeşilli, karalı zeytinleri ile…

    Sonra da dönüş, bu kez İzmir’den. Ancak son bir kez Şeytan Sofrası’na çıkıp Ayvalık Adaları’na ve Midilli Adası’na el salladık, rüzgar bizleri yere çalmaya çalışsa bile 🙂   

    Bir güzel “Zeytin Hasadı”nın ardından aklım erken hasat zeytinyağında, bir dikili zeytin ağacım Ayvalık’ta, mis gibi zeytinyağlı sabun kokusu burnumda, güzel anılarım Cunda’da, kısacası kalbim Ege’de kaldı 🙂 Bu çok güzel geçen zeytinin kalbine yolculuk için öncelikle Yudum Gıda’ya ve herşeyi en ince detaylarına kadar düşünüp bizleri rahat ettirmek odaklı çalışan tüm Excel İletişim ekibine çok teşekkür ederim… 

  • Genel

    Mavi-Beyaz Kapılı Ülke: Tunus II

    Gelelim Tunus’un turistik açıdan en otantik yerlerine, yiyecek-içeceklerine ve neler alabileceğinize, yani Tunus Bölüm: II’ye 🙂

    Kartaca harabelerine çok yakın mesafede, Endülüs Dönemi’ni en güzel şekilde yansıtan Sidi Bou Said Tunus’un en güzel, ve turistik açıdan en populer sayfiye bölgesi. Başkent Tunus’a hakim bir tepede kurulmuş bu tarihi kasabanın, dar sokakları geleneksel mavi-beyaz mimariyi en çarpıcı olarak hissedebileceğiniz bir yer.



    Duvarlarından, kapılarından kırmızı sardunyalar, fuşya rengi begonviller sarkan evleri ile tüm kasaba sokakları Tunus Körfezi’ne hakim manzaralı. Yat limanı, pekçok lüks yata ev sahipliği yapıyor.


    Tunus’ta alabileceğiniz otantik hediyeliklerin başını zeytin ağacından yapılmış ahşap heykeller, masklar, ev ve mutfak eşyaları çekiyor. Diğer bir çok görülen hediyelik de mozaik taşlardan yapılmış küçük duvar panoları. Tunus’ta hangi medinayı gezerseniz gezin hemen hemen her dükkanda göreceğiniz figür “Hamsa Eli” (bizim deyişimizle Fatma Ana’nın Eli) Bizdeki nazar boncukları gibi şans, bereket, bolluk ve sağlık getirdiğine inanılan bu figürü anahtarlık, kolye, küpe, hatta seramik eşyalarda çok sıkça kullanıyorlar. Alışverişte mutlaka, ama mutlaka pazarlık yapın, tabii alacaklarınıza 5 kat fazla para vermek istemiyorsanız. Satıcılar öncelikle nereli olduğunuzu sorarak, ona göre fiyat belirliyor aklınızda bulunsun…

    Tunus’un her yeri yasemin kokuyor. Hemen her yerde yasemin çiçekleri çok yaygın olarak yetiştiğinden ülkenin neredeyse resmi çiçeği yasemin olmuş haliyle 🙂 Minik minik yasmein demetleri satan satıcılar özellikle Sidi Bou Said’de çok fazla, fotoğrafını çekebilmeniz için de yasemin demeti almanız şart 🙂 Yaseminden yapılan sabunlar ve parfümler de güzel bir hediyelik olur kanaatindeyim.

    Gezmekten yorulduğunuzda, yine bir sokak kahvesinin ahşap sandalyelerinde oturup, burnunuzda yaseminin baş döndürücü kokusu ile çam fıstıklı nane çayınızı yudumlayabilirsiniz. Nane çayı buraya özgü bir çay. Birinci bardak size çok güzel gelir, ancak ikincisini biraz zor içersiniz, nedense ağır geliyor. Çay bulanık ve epey tatlı, nedeni şekerin demliğe atılarak çayın demlenmesiymiş, yani ben daha az şekerli istiyorum deme şansınız yok malesef… Vee kına, ellerinizi ayaklarınızı sarmaşık veya çiçek desenleri ile donatmak isterseniz neredeyse her köşe başında içi kına dolu iğnelerle kına yakan kınacılar bulabilirsiniz.

    Kuzey Afrika’nın İslami Başkenti ve Mekke-Medine-Kudüs’ten sonra İslam Dünyası’nın dördüncü kutsal kenti Kairouan (Kervan) Kenti, tarih boyunca gezginleri ve hacıları ağırladığı için bu ismi almış. Kentin başlıca geçim kaynağı el işçili ile yapılmış halı ve kilimler. Eskinin kervan yani konaklama yeri olduğu için geniş Aglebit havuzları görülmeye değer.



    Kuzey Afrika’nın en büyük camisi olan Okba In Nafa Cami, ülkede yapılan arkeolojik kazılarda çıkarılan Roma ve Bizans dönemi sütunlarının kullanımı ile inşa edilmiş eşşsiz güzellikteki bir cami. Ayrıca Peygamber Efendimizin berberi olan Sidi Sahab’ın türbesi de bu kentte, malesef türbe içerisinde fotoğraf çekmeye izin yok.



    Cami tamamen toplama sütunlardan yapıldığından, herbir sutun kendine has bir desende, bir diğerinde aynı deseni görmek zor. Ek olarak caminin ana girişinin her iki yanındaki sütuna Hz. Muhammed (S.A.V.) ve Fatiha Suresi nakşedilmiş.


    Bir diğer turistik şehir olan Sousse kenti de Arap mimarisini yoğun olarak yaşayabileceğiniz bir yer. Sousse gezinizi medinada alışveriş ve Büyük Cami ziyareti ile taçlandırabilirsiniz.

    Tunus caddelerinde dolaşırken sürekli gördüğünüz hurma ağaçları ülkenin en büyük gelirlerinden biri. İri ve etli olan Tunus hurması tüm dünyaya ihraç edilen güzel bir hurma türü. Dalındayken parlak turuncu renkli olan hurma, olgunlaştıkça açık kahverengine dönüşüyor. Ağaçların altında olgunlaşıp dökülmüş ve hatta alınıp yenmiş hurma görmeniz olası.




    Ve yemekler, ah yemekler… Malesef Tunus’un beğenmediğim tek yanı oldu, o da yemekleri. Fransız kültürünün etkisinde kalarak çiğe yakın az pişmiş sebzeli, neredeyse tüm baharatların karıştırılması ile hazırlanmış tavuk veya balık yemeklerini hiç beğenmedim. “Keşke her akşam kahvaltı çıkarsalar” diye hayıflandığımız yemekler en çok hayal kırıklığı yaratan kısımdı bizim için. “Kuskus” denilen salçalı bulgur üzerine serpiştirilmiş sebzeli yemekleri ile bir yere kadar idare edebilirsiniz. Tatlı olarak milföylü ve kremalı tatlılar ve pastalar, aradığınız otantik Tunus yemekleri nerede dedirtiyor malesef.
    Kahvaltıda bol hamurişi, özellikle kruvasan krep ve omlet en çok sevebileceğiniz özellik olabilir. Fransızların meşhur kruvasanları ve krepleri o kadar yaygın ki, dışarı da adım başı sadece bunları yapan Kruvasan Shop’lara rastlayabilirsiniz.

    Özellikle Kairouan Kenti’nin alamet-i farikası haline gelmiş “makrud” tatlısı, özellikle Bedevi kültüründe önemli bir yere sahip. Uzun süre dayanması ve enerji kaynağı olmasından dolayı, çölde seyahat eden Bedevi’ler için çok tutulan bir tatlı. İrmikten yapılan bir hamur içerisine hurma, incir, badem ezmesi gibi malzemeler konularak kızartılması ve şerbete atılması ile yapılan makrud, aslında çok da ağır bir tatlı değil. Kurabiye kıvamında, çıtır çıtır tadı ile 5 kilo aldık dersem tadı hakkında bir fikir sahibi olursunuz herhalde 🙂

    Bizdeki muhammaraya benzer, kırmızı biberden yapılan ancak çok daha acı olan “harissa” Tunus Mutfağı’nın en önemli tatları arasında. Zeytinyağı ile biraz daha sulandırılıp başta kuskus yemeği olmak üzere pek çok yemeğin yanında sos olarak kullanılıyor. Sabah da dahil olmak üzere tüm öğünlerde harissa sos, acı biber turşusu, siyah ve büyük kokteyl zeytini servis masasının baş köşesinde bulunmakta.

    Tunusluların herşeyi şekerli yemek gibi bir alışkanlıkları var. Bizdeki tuzlu fıstığın yerini Tunus’ta şekerli fıstık almış. Kabuğu ile beraber şekerlenmiş fıstıklar bazen antep fıstığı tozuna da bulunamış olarak da satılıyor. Denedim ve beğendim 🙂 Fıstıktan yapılan helvaları da rengarenk ve güzel.


    Aklınıza gelebilecek tüm turistik gezi aracını bulabilirsiniz. Yaklaşık süreleri 20-45 dakika arasında değişen bu hoş gezintiler için sadece 5 dinar gibi cüzi bir miktar ödeyebilirsiniz. Bu gezinti araçları bazen bir tren, bazen bir fayton, bazen bir deve, bazen bir fil! (Şaka şaka…) ve hatta bir korsan gemisi olabilir. Günlük tur olarak gezi yapabileceğiniz korsan gemisi çeşitli koylarda demirleyerek engin Akdeniz’de yüzme imkanı sunuyor.



    Bizim gitmediğimiz, ancak daha uzun konaklamalı turlarda gidilen Douz ve Tozeur Kentleri de gerçek Berberi yaşantını görmek, Sahra veya Matmata Çölleri’nde safari yapmak için ideal. Sinema dünyasının ödüllü filmlerinden “Star Wars” ve “İngiliz Hasta” filmler ve bunun gibi göreni başka bir gezegen veya başka bir atmosferde geçtiğine inandırmak istenen çoğu film için Matmata Çölü doğal bir set olarak kullanılmış.

    Vee tatilin sonu, bakalım başka nerelere yolculuk var sırada….

  • Genel

    Mavi-Beyaz Kapılı Ülke: Tunus I

    Hiç bu kadar uzun bir ara vermemiştim, daha doğrusu tembelleşmemiştim 🙂 Kuzenim Banu’ya “Hoşgelesin Parti” yaptıktan sonra bir suskunluk, pir suskunluk. Bu arada Banu’cuğum minik Beril’ini kucağına aldı bile. Arada tatilde misafir olduğum sofralar var, daha fotoğrafların düzenlenmesi gerek.Üzerine koskoca Kurban Bayramı geldi geçti bir tebrik bile yazmaya fırsatım olmadı. Bayramda 2 mükellef bayram sofrası kuruldu, bir kare bile fotoğraf yok. (Bu arada umarım çok güzel, huzurlu, sağlıklı bir bayram geçirmişsinizdir, Allah hayırlarınızı kabul etsin.) Anlayacağınız çok tembelim ve çok çalışmam lazım çookkk…

    Bayram öncesinde kısa bir gezimiz oldu Tunus’a, başlıktan da anlayacağınız üzere. Geçen seneden beri merak ettiğim, ayarlamak için 2-3 ay uğraştığım, hatta tam gidecekken tur iptal edilip de bu kez başka bir turla gitmek için 1 ay daha beklediğim bir gezi oldu Tunus turu. Diyeceksiniz ki değdi mi? Ufak tefek olumsuzlukları saymazsak güzel bir gezi oldu aslında, ama tabii beklentiniz çok olarak da gitmemelisiniz Tunus’a…

    Öncelikle kocaman bir airbus ile seyahat ettiğimiz Türk Hava Yolları’nı tebrik etmek istiyorum. Rahat koltuklarımızda “Knight&Day” filmini seyrederek ve “Rigatoni Makarna (Kızarmış patlıcanlı ve domates soslu makarna gerçekten harika idi)- Salata-Cevizli&Armutlu Tart” tan oluşan yemeğimizi yerken 2,5 saat nasıl geçti anlamadık bile. Ayrıca uçak menüsü tüm tatil boyunca yediğimiz en lezzetli yemek oldu hemen belirteyim 🙂

    Libya ve Cezayir arasındaki dar bir alana sıkışmış olan Tunus’un 11 milyonluk nüfusu ile Bakırköy’den daha az insan yoğunluğuna sahip olduğuna inanamıyorsunuz. En geniş yeri 300 km, boydan boya ise 55o km uzunluğu ile ülkenin bir ucundan diğerine araba ile en fazla 5 saatte varabilirsiniz.

    Uzun yıllar Fransız egemenliğinde yaşadığından ve İtalya’nın Sicilya Adası ile çok yakın olduğundan dolayı Fransız ve İtalyan kültürünün etkisi halk üzerinde çok büyük. Arapça olan kendi anadillerinden çok Fransızca ve İtalyanca konuşuyorlar. Para birimi olan Tunus Dinarı Türk Lirası ile hemen hemen aynı değerde. Alışveriş oldukça ucuz, özellikle yiyecek içecek bizdeki fiyatlara göre çok daha hesaplı.

    Başkent Tunus’a indikten sonra ilk hareket deniz kıyısındaki Nabeul kentine, yaklaşık 1 saatlik otobüs yolculuğundan sonra oradasınız. Seramik ve çömlekleri ile ünlü kentin gezilecek en önemli mekanı, büyük bir taktan girilen açık çarşısı.

    Sağlı-sollu olarak her iki taraftaki dükkanların önlerindeki sergilerden çeşit çeşit ve rengarenk tabak, çömlek, duvar seramiği vs.. almanız mümkün, tabii aralarından seçim yapabilirseniz… Bölgeye özgü fazla derin olmayan, yüksekçe kapaklı servis tabaklarına tajin adı veriliyor. Sıcak yemek veya kuskus genelde bu kap içerisinde servis ediliyor.
    Turistik açıdan çok önem taşıyan bir diğer kenti Nabeul’dan daha büyük ve merkezi olan Hammamet. Otellerin çoğu bu kentte zaten. Kentin hemen deniz kıyısındaki merkezinde inşa edilmiş kalesi Osmanlı Dönemi’nden kalma.

    Tunus’da kentlerin tarihi dokusunu ve geleneksel yaşamını “Medina” (Etrafı surlarla çevrili kent, medeniyet, medeni anlamında) adı verilen çarşılarda doyasıya yaşayabilirsiniz. Surların içerisinde cami, medrese, ev ve çoğunlukla alışveriş dükkanları olan Hammamet’in Medinası öyle büyük ki, tüm Tunus hediyelik alışverişinizi bile buradan tamamlayabilirsiniz.




    Tunus’a gittiğinizde en akılda kalıcı olan mavi kapılı beyaz evler ve dar sokaklar. Ülke çok fazla gelişmiş sayılmaz, Türkiye’nin 80’lerdeki haline benziyor aslında. Ancak temizlik açısından çok temiz olduğunu söyleyebilirim. Bakımsız veya boyasız tek bir bina yok, sokaklar çok dar ancak atılmış tek bir çöp yok, temizlik konusundan devletin sıkı bir kontrolü var.

    Her evin öylesine ince işlenmiş ahşap veya demir kapıları var ki bütün kapıları fotoğraflamak, tüm kapıların tokmaklarını çalmak geliyor içinizden. Kendinizi ansızın “Ali Baba ve Kırk Haramiler” veya “Alaadin’in Sihirli Lambası” filminin atmosferi içerisinde bulabilirsiniz 🙂

    Hamamet kentinin merkezi olan ve Eski Hammamet olarak bilinen bölgesinden başka Hammamet kentine 20 dakika uzaklıkta bulunan yeni yerleşim Yasmine turistik açıdan büyük önem taşıyor. Tüm yabancı ülkelerin büyük otelleri bu bölgede. Tunus turistik açıdan önem kazanmaya başlayınca bilinçli olarak bu alanlar turizm için seçilmiş. Ancak Tunus’ta 5 yıldızlı otelden bile beklentiniz fazla olmamalı, en azından Türkiye’deki oteller kadar. Otel ve odalar büyük ve temiz, ancak çok konforlu sayılmaz.

    Yollar geniş, ferah, araç trafiği az, yani tam yaşanacak yer 🙂 Her yerde Hurma ağaçları, dev palmiyeler, çit bitkisi olarak kullanılan kaynana dilleri, 4 mevsim çiçekte olan zakkum ve kauçuk ağaçları gözünüze bayram ettirebilir.

    Ülkenin ulusal kahramanı Habib Bourgiba, yakın zamanda Fransız sömürgesinden kurtararak ülkeye cumhuriyet kazandırmış, o yüzden halk tarafından çok seviliyor. Tunus’un pek çok caddesine Bourgiba’nın adı verilmiş. Ülkede Türkiye ve Türkler de çok seviliyor, hatta özel bir ilgi gösteriliyor diyebilirim. Bayrakları bile bu sevgiyi yansıtacak şekilde Türk Bayrağı’na çok benzer biçimde özellikle seçilmiş.

    Başkent Tunus’un modern yüzü olan Habib Bourgiba Bulvarı Fransızlar’dan kalma oldukça geniş bir cadde. Paris’in simgesi haline gelmiş meşhur sokak kafeleri tarzı, burada da kendini gösteriyor, kendinizi birden ünlü Chams-Elysee Bulvarı’nda zannedebilirsiniz.


    Başkent Tunus’un medinasına gezinti için başlangıç noktası Fransız Kapısı olarak da bilinen Bab-ı Bahr (Deniz Kapısı) ideal bir nokta. Bu anıtsal kemer aslında Fransızlar dış surları yıkmadan önce eski kentin doğu kapısıymış.

    Nasıl fotoğraf çok tanıdık geldi değil mi? Bizim Mahmutpaşa-Kapalı Çarşımıza ne kadar da benziyor. Başkent Tunus’un medinasında daracık sokaklardan ilerleyerek seramikler, takılar, dövülmüş bakır eşyalar, başta deve figürü olmak üzere zeytin ağacından oyulmuş ahşap kaplar ve biblolar, fesler, pashmina adı verilen şallar, baharatlar ve deri terlikler seçebilirsiniz, ya da kendinizi bu güzel manzaranın içerisinde kaybedebilirsiniz.


    Ülkenin hemen her yerinde bulabileceğiniz diğer bir güzellik de “çöl gülü”. Çöllerdeki kumların, yeraltı suları ile birleşmesi ile oluşan kalsiyum fosfat güle benzeyen bir kristal oluşturuyor.

    Kuş kafesleri… Hemen her yerde göze çarpan 10 cm. den 200 cm. e kadar olan boyutlardaki kuş kafesleri Tunus’un simgesi olmuş durumda. Arap mimarisini en ince kıvrımlarına kadar yansıtan kafeslerin seramik olanları sembolik olarak satılmakta, tel ve ahşaptan yapılanlar ise gerçek anlamı ile kullanılıyor.
    Çarşıyı dolaşmaktan yorulup bitap düşerseniz geleneksel, küçük bir çarşı kahvehanesi olan M’Rabet’te bir yorgunluk kahvesi içerbilirsiniz. Turkish coffee denildiğinde birşey anlamıyorlar, Arabic coffee ise Türk kahvesine en yakın lezzet. Biraz daha iri tanecikli ve bal gibi şekerli olan kahveyi şekersiz isteyip arzuya göre sonradan şeker eklemenizi tavsiye ederim.

    Tunus medinası içlerine dalıp, dar sokaklardan ilerlediğinizde karşınıza çıkan Zeytin Cami (Ez-Zitouna) ülkede Müslüman olmayanların da girebildiği tek cami, ancak yine de herkes için başı örtmek şart. Camiler, normal namaz vakitleri haricinde kapalı, sadece günde beş kez kapılar açılıyor, bu zamanlar haricinde ziyaret yasak, böyle garip bir tutum da var.

    Tunus’un en büyük kültürel miraslarından biri de dünyanın en büyük mozaik müzesi olan Bardo Müzesi’ne sahip olması Toplam 4700 metrekarelik mozik barındıran müzedeki mozaikler Eski Romalı zenginlerin günlük yaşamlarının yanısıra, insanlığın doğuşu, İslamiyet ve Hıristiyanlık dönemlerine ait pekçok tema tasvir edilmiştir.


    3. yüzyıla ait olan “Deniz Tanrısı Neptün ve 56 Madalyon” mozaiği, başka bir örneği olmadığı söylenen şair Virgilius’un tek portresi, ilk olarak ayna kullanımını tasvir eden mozaik ve Hıristiyan inancının ilk örneklerinden olan yere oyulmuş vaftiz çukurları başka yerde görülmesi imkansız tarihi değerlerden.


    Başkent Tunus’a 10 km. uzaklıkta olan, antik dünyanın en muhteşem şehirlerinden biri olan Kartaca kentinin kalıntıları gezilecek önemli yerlerden. Efsanevi kahraman Kral Hannibal ile özdeşleşen 3000 yıllık tarihi kentin kalıntıları Unesco’nun Dünya Mirası listesinde yer almakta. Çok fazla korunamamış bu antik kentten geriye Byrsa Tepesi’ndeki kazı alanı, Antonine Hamamları, içinde kral mezarları bulunan villalar, meşhur limanı ve tiyatro kalıntıları kalmış durumda, yine ziyaretçisi çok.

    Tunus’ta ne yenir, ne içilir, otantik ne hediye seçilir, turistlerin en çok uğradıkları turistik merkezler nereleridir diye merak ediyorsanız, o da arkası yarın :))
  • Genel

    Şile-Ağva Gezisi

    Bu kez; bunca yıldır İstanbul’da oturup da gezmek-görmek uğruna bir sürü yolu göze alarak pekçok yere giden ben, nasıl olur da herkesten methini duyduğum, neredeyse burnumuzun dibindeki Şile ve Ağva’yı daha görmemişim diyerek yollara düştük. Ne zaman araba ile yolculuğa çıksam illa erken vakit yollara düştüğüm için, yine erkenden yola çıktık, ancak bu kez yol sadece 1 saat sürdüğü için neredeyse sabahın bir vakti Şile’de kalacağımız otelin kapısındaydık 🙂 Otele giriş yapana dek bahçede bekleyeceğimize, limana gidip yeni güne uyanan denizi kucakladık, yüzümüzü güneşe dönüp deniz havasını içimize çektik, denize karşı kahvaltımızı ettik. Bu sanırım Şile’de güzel bir haftasonu geçireceğimizin ilk sinyali idi…

    Limana yönlendiren tabelaları takip ettiğinizde aynı zamanda Şile Kalesi’ne de ulaşıyorsunuz. Bizanslı’ların yaptığı, daha sonra Osmanlı’ların da kullandığı bu küçük kale, önceleri kara ile birleşik bir yarımada durumundayken zamanla suların aşındırması ile karadan koparak ada halini almış Ocaklıada üzerinde kuruludur. Ada da adını, adanın altında bulunan mağaradan almış. (Yok canım Lost Adası gibi bir gizemi olduğunu sanmıyorum 🙂

    Şile, kimi zaman uçurumlarla son bulan, kimi zaman deniz kenarına kadar inen coğrafyası ile yüksekçe bir alana kurulmuş bir ilçe aslında. Şile’nin bence en ponaromik manzarasına sahip Maşatlık Mevkii’ne çıkarsanız eğer başını sola çevirirseniz limanı ve kaleyi, sağa çevirirseniz kayalıklar üzerine konumlanmış feneri görebilirsiniz.
    Dünyanın 2. büyük feneri olan Şile Feneri, Şile bezi ile birlikte Şile’nin sembolü durumunda. Mavi-beyaz renkleri ile Şile ile ilgili herşeyin köşesinde bucağında bulunmakta.

    Şile’ye gittiğinizde “Şile Çarşısı” olarak bilinen Üsküdar Caddesi’ne uğramadan geçmeyin. Binbir çeşit Şile bezi ürünleri ve hediyelik eşyaları alabileceğiniz dükkanları, yorulunca oturup balık yiyebileceğiniz lokantaları ve kafeleri ile gerçek anlamda Şile’ye geldiğinizi bu sokakta anlıyorsunuz.

    El tezgahlarında, pamuk ipliğinden dokunan ve tamamen Şile’ye özgü bir kumaş olan Şile bezi, Şile ile özdeşleşmiş ve simgesi haline gelmiş geçim kaynağı durumunda. Pekçok dükkanda, hatta yol üzerindeki boş alanlarda iplere asılı sergilenen şile bezinden yapılmış giysiler görmeniz mümkün.
    Vücut terini emme özelliğinden dolayı vücudu serin tutan bu kumaştan sadece giysi değil, örtüler, küçük keseler, pikeler, namaz örtüleri vb… yapılmakta. Üstelik üzerlerine kültürel motif ler işlenerek, kenarlarına oyalar yapılarak kumaşın değeri kat be kat arttırılmış.


    Karadeniz kıyısında olduğu için yine ne bol? tabii ki balık 🙂 Benim gibi balıkseverler için Şile tam bir cennet, her zamanki gibi ızgara balıkta en beğendiğim de lezzet çipura…
    Şile Çarşısı’nda yanyana sıralanmış pekçok balık lokantalarından gözünüze kestirdiğiniz birinde deniz manzarasına karşı balığınızı yerken, bir bakıyorsunuz ki, aslında oturduğunuz yapı eğreti olarak birbirine çakılmış bir sürü tahtanın ucunda duruyor, hatta nasıl duruyor bu teras sahi?
    Şile’ye gelip de 45 dakika mesafedeki Ağva’ya uğramadan olmaz. Ağva’ya, Şile’den sonra ister deniz tarafındaki yolu, isterseniz de orman yolunu kullanarak ulaşabilirsiniz. Biz yoğun orman dokusunda bir de ağaç kokusunu ciğerlerimize çekelim diyerek orman yolunu tercih ettik. Yol biraz bozuk olmasına rağmen, manzarayı içinize kazıya kazıya 45 dakikada gidebiliyorsunuz.
    Ağva, Yeşilçay ve Göksu Dereleri’nin Karadeniz’e döküldükleri yerde oluşan küçük bir delta üzerine kurulu, zaten adı da Latince’de “iki dere arasındaki köy” anlamına geliyormuş.
    Gittiğimiz zaman itibari ile bomboş olan Ağva Plajı yazın tıklım tıklım oluyormuş. Ancak havanın sıcaklığına ve denizin o güzel çağrısına kulak verip paçaları dize kadar sıvayıp denizde gezinenler, kumlara uzananlar oldukça fazlaydı.
    Dere üzerinde gezinti tekneleri turlayıp duruyor, isterseniz tekne turu yapabilirsiniz. Yada dere boyunca sıralanmış kafe-restorant karışımı yerlerde yemek (balık) yiyip, kahvenizi yudumlayabilirsiniz.
    Ağva adını çok sık duyup, kafamda canlandırdığımda çok daha fazla yeşil (yani kasabanın içerisinde), daha bakımlı bir kasaba, ne bileyim biraz daha şirin bir yer hayal etmiştim, belki de gitmeden önce baktığım yüzlerce Ağva fotoğraflarındaki görüntüleri aradı gözüm. Yine de gidip gördüğüm için çok memnunum, gitmek isteyenlere de itina ile tavsiye edilir 🙂
  • Genel

    Eceabat ve Çanakkale Şehitlik Gezisi

    Daha önce bahsettiğim Çanakkale Eceabat seyahatine ait fotoğrafları bloga yükler yüklemez işte buradayım. Bana biri şu çektiğim fotoğrafları ayırsa ve sırası ile yüklese, ben de güzel güzel altına yazsam ne güzel olurdu. İşin bu kısmı ne zor geliyor Allahım, nedense?

    Aslında daha önce Çanakkale’den karşıya geçerken feribotla defalarca geçtiğim Eceabat’a bu kez iş için gidince, daha önce farkedemediğim pekçok ayrıntıyı da yakalayabilme fırsatım oldu. Hergün karşı yakadan pekçok aracın transit geçtiği Eceabat, bu kadar yoğun trafiğe rağmen çok da fazla gelişememiş küçük bir sahil kasabası. Üstelik Anzak’ların her sene 18 Mart ve 25 Nisan’da buraya gelip atalarının mezarlarını ziyaret etmek amaçlı konaklamalarına rağmen, turistik bir otel ve restorant neredeyse yok sayılır.

    Tarihimizde büyük önem taşıyan, en büyük milli mücadelelerinden biri olan, 1.Dünya Savaşı’nın kaderinin değiştirildiği 1915 Çanakkale Kara Savaşları Eceabat ve çevresinde olduğundan tüm yarımada sit alanı olarak korunmakta, bu yüzden de çevrede çok fazla yapılaşma ve düzenlemeye izin verilmiyor.

    Bölgede “Tarihe Saygı” adı ile yeni bir proje başlatılmış. Kısaca daha fazla tanıtım, daha fazla bakım olarak özetleyebilirim sanırım. O kapsamda sahilde yapılan Tarihe Saygı Parkı’nda, savaştan kalma eşyaları, savaşı anime eden heykelleri görebilirsiniz.

    Geldiğimiz gün, 8.40 metrelik boyu iledünyanın en büyük toplarından biri olan ve daha önce İzmir’de bulunan Mecidiye Topu da ilk yerine yerleştirilmek üzere Eceabat’a törenlerle getirildi, hem de 3 ayrı tır üzerinde.

    İtilaf devletlerinin zayıf bir nokta olarak gördüğü ve hiç önemsemediği Çanakkale Boğazı’ndan geçiş, aslında göründüğünün tam tersi savaşın en zor ve kilit noktası olunca her iki tarafın da çok büyük kayıplar verdiği bir cehenneme dönüşmüş. İnanılmaz zorlukların ardından kazanılan Çanakkale Zaferi’nde 253.000 askerimiz burada şehit düşerek Türk Ordusunun cesaret ve kahramanlığını tarih sayfalarına bir kez daha altın harflerle yazdırmıştır.

    Tüm tarihi yarımada, savaşın zorluğunu ve acizliğini anlatmak istercesine belli bir seyir güzergahında gezilebiliyor. Başlangıcı Şehitlik Abidesi… Bu büyük zaferin ve şehitlerimizin anısına dikilen anıt, denizin ötesinden, diğer yakadan da görülebilen azameti ile yükseliyor.



    Denizden çıkartma yapıp, yamaçlardan içeriye ilerlemek isteyen düşmanlara karşı yapılmış siperler.

    Ve Şehitlikler… İster düşman askeri, ister bu vatanın evlatları olsun, 17-25 yaş arası gencecik insanlar bu topraklarda yatıyor. Bu vatanın nasıl kazanıldığını tekrar hatırlamak için bu yerleri mutlaka görmek gerek diye düşünüyorum.

    Hazır oralara kadar gitmişken, Çanakkale’ye has “fırınlanmış peynir tatlısından” yememek olmaz tabii. Tadı biraz Şam tatlısına benzer, içerisinde hafif peynir tadı aldığınız hoş bir tatlı.

    Deniz kenarına kadar gidince yapılacaklardan birisi de balık yemek. Gerçi şu an balık yasağı başladı ama balığın en güzeli de denizden çıkıp taze taze tabağınıza uzandığında oluyor 🙂

  • Genel

    Balık, Salata ve Günbatımı Üçlemesi Mi? O Zaman Buyrun Amasra’ya…

    Fatih Sultan Mehmet’in, fotoğraftaki noktadan görür görmez çok etkilendiği ve yardımcısına “Lala, Lala! Çeşm-i Cihan (dünyanın gözbebeği) Bura mı ola?” diye sorduğu Amasra’ya da yolumuz düştü çok şükür 🙂 Zaman zaman “Ah, bir de şurayı görsem” diye içimden geçirdiğimde bir bakıyorum iş için oralara gidivermişim. Yakında TRT “Limonlu Yollarda” diye bir program teklifiyle bile kapımı çalabilir 🙂

    Amasra, Küçük Liman ve Büyük Liman olarak iki koydan oluşan küçük bir kıyı kasabası. Kıyı kasabalarının hepsinde olduğu gibi kışın hayatın rölantiye alındığı, mevsimi dışında gidenleri hayal kırıklığına uğratan bir kaderi var tabiatı ile. Biz de gittiğimiz neredeyse her yere soğuk ve yağmurlu havayı da yanımızda götürdüğümüz için, pek tadı tuzu yoktu benim için de. Son gün dönmeden açan güneş ise Amasra’nın aslında çok daha güzel bir yer olduğunu fısıldadı kulaklarımıza 🙂

    Büyük Liman daha çok pansiyonların ve küçük otellerin sıralandığı, nispeten denize girebilecek sahilin daha uzun olduğu bir koy. Yörenin otel eksikliğine parmak basmak istiyorum, tüm Amasra’da topu topu 2 tane (***) yıldızlı otel var, gerisi pansiyon tarzında yıldızsız otel. Ne olursa olsun denizi ve manzarası muhteşemdi yine de.

    Amasra’nın iki de adası var; adalardan biri olan Tavşan Adası karadan tamamen bağımsız, yazın kayıkla turlar yapılabiliyormuş. Karaya Romalılardan kalma tek kemerli küçük bir köprü olan Kemere Köprüsü ile bağlı olan diğer adanın eteklerine ise baştan başa kale inşa edilmiş.

    Kale surlarının üzerine kat kat evleri kurarak bir tarihin katledilmesi nasıl olur diye merak edenlere, bu fotoğraf sanırım bir fikir verebilir. Boztepe denilen adanın en yüksek kesiminde Ağlayan Ağaç olarak bilinen bir de ağacı meşhur. Sisli havalarda yapraklarından su damlatmasından dolayı böyle bir ismi alan ağacın ne yapraklarını, ne de kendisini gördük tabii 🙁 Tepede soğuk ve bizden başka hiçbir şey yoktu gayrı.


    Amasra’nın tarihini öğrenmek isterseniz Müze’sini ziyaret edebilirsiniz. Helenistik, Roma, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı Dönemine ait eserlerin sergilendiği müzede denizden çıkarılan amforalar, Bizans heykelleri, paralar ilginizi çekebilir.

    Anadolu Beylikleri zamanından kalma bir de küçük hamamı var tarihi eser olarak, ancak ilgisizlik ve pislik içerisinde daha ne zamana kadar ayakta kalabilecek acaba?

    Barış Akarsu, Amasralı olduğu için meydandaki parkın içerisinde heykeli ve kendisinin iki motosikleti sergilenmekte. Giden turistlerin mutlaka önünde fotoğraf çektirdikleri bir yer olmuş zamanla, zaten Barış Akarsu’nun posteri hemen hemen her dükkanın camında asılı. (Allah rahmet eylesin…)

    Amasra’dan hatıra veya hediyelik birşeyler almak istiyorsanız Çekiciler Sokağı’nı mutlaka görmelisiniz. Yöreye özgü ahşap el işçiliği çok gelişmiş olduğundan ahşap denince aklınıza gelebilecek herşeyi (tahta kaşık, salata tabağı, kase, çerezlik, ekmek sepetleri, oyuncak ve süs eşyaları) bu sokağı gezerken bulabilirsiniz. Aman kendinizi kaybetmeyin 🙂

    Hava çok kapalı ve soğuk olduğundan dışarıda dolaştıkça ısınmak ve vakit geçirmek için gittiğimiz iki mekan vardı; Muhtarın Çay Bahçesi ve Lutfiye. Lutfiye’yi gördükten sonra, içimde böyle bir yer işletmek için yanıp tutuşan bir ben keşfettim 🙂 4-5 masaya hizmet eden, sıcak, samimi bu ortam, kahvesever olan beni kalbimden vurdu diyebilirim.

    Kahve servisinin yanında, kafe sahibinin kendi yaptığı reçellerden, fındık ezmelerinden, lokumlardan ve helvalardan yapılan sunum bazen kahvenin bile önüne geçebiliyor inanın. Servis edilen tüm ürünlerin aynı zamanda satışı da yapıldığından, beğendiklerinizi satın da alabiliyorsunuz, ki kocaman iki poşetle çıktığımı itiraf etmeliyim, hem de diyetteyim hani 🙂

    Geleliiimmm mehhuuur Amasra Salatasına! Amasra’dane yenir, ne içilir, nerede kalınır diye nette şöyle bir araştırma yaparsanız hemen karşınıza böyle çiçek gibi bezenmiş, muhteşem lezzetli devasa salatalara rastlarsınız. Gittim, gördüm, tattım ve gerçekten hastası oldum. İnce ince doğranmış brokoli, karnabahar, pancar ve turşu da dahil olmak üzere toplam 28 malzeme ile yapılan salata Amasra’nın en önemli özelliği haline gelmiş bile.

    Sahil kasabalarının en önemli özelliklerinden biri olan balık burada da kendini gösteriyor. Tabii marifet biraz da pişirenin, mezgitler nasıl da nar gibi kızarmış değil mi?

    Canlı Balık, Çeşm-i Cihan, Martı, Liman, Mavi-Yeşil gibi balık lokantalarından bizim tercihimiz Mustafa Amca’nın Yeri olarak da bilinen Canlı Balık oldu. Cam kenarında nadiren yer bulabildiğimizi düşünürseniz ne kadar rağbet gördüğünü anlarsınız.

    Fotoğraftaki boşlukları çıtır çıtır kızarmış iki kalamarla doldurun, fotoğrafını çekemeden iki tanesi uçmuştu bile 🙂

    Buraya özel, en çok beğendiğim spesiyallerden biri karşınızda; Çeşmi Cihan (Ballı&Cevizli Süzme Manda Yoğurdu) Ortamın loş olmasından dolayı çok iyi fotoğraf alamadım, herkes yemek için sabırsızlandığından dolayı da fazla uğraşamadığım için karanlık bir fotoğraf oldu malesef 🙁 Süzme yoğurdun hafif ekşiliğini balla telafi eden hafif ve hoş bir tatlı, ancak yiyen herkese hitap eder mi bilemiyorum, yine de yolunuz Amasra’ya düşerse yememezlik etmeyin diye not düşüyorum!

    Herkesin yiyip beğeneceği, ancak benim için çikolata sosu, ceviz ve tahin helvasının karışımı ile atom bombası kıvamında bir tatlı; mikrodalgada eritilmiş tahin helvası. Bu tatlıdan sonra litrelerce su içmeye hazır olun 🙂

    Vee dönüş…. Islama köfte, yine iş için uğradığımız Sapanca’da yenildi. Hımmm, nasıl güzeldi anlatamam, fotoğraflarla idare edilecek artık 🙂 Ancak yolunuz Sapanca’ya düşerse eğer kiremitte alabalığın yanında bir de ıslama köfte sipariş etmeyi sakın unutmayın …

  • Genel

    Tokat’tan mı Geliyon da, Kız Sen Zile’li (Almus) Misin?

    Yeni bir şehre seyahat olacağını söyledikleri zaman beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri de yeni bir şehri tanımak ve o yöreye ait en önemli yerleri kısa da olsa gezip fotoğraflamak. İşyerimden bu kez yolumuzun Tokat Zile’ye düştüğünü söylediklerinde yine aynı heyecanı yaşadım. Zile’li arkadaşlar varsa affetsinler beni ama, bu kez heyecanım tamamen hayal kırıklığına dönüştü. Zaten geziye 1-0 yenik konumda başladım, çünkü direkt Tokat’a uçak yok, ancak Merzifon Havaalanı’na uçak var ve günde 1 sefer, o da akşam uçağı! Yani Zile’ye ulaşmak için 2 saatlik yolu da gözden çıkarmak zorundasınız. Malesef otel konusunda da problem yaşayabilirsiniz, Zile’de sadece tek bir otel var, o da 2 yıldız ayarında. Tarih kokan Zile evleri biraz unutulmuşluğun, biraz terkedilmişliğin acısı çekmekte, ki nice ihtişamlı günler görmüş olmasına rağmen. Orjinalliğini halen koruyan, tek dileği biraz sahip çıkılmak olan bu evleriyle Zile, yeni bir Safranbolu Efsanesi yaratabilecek kapasitede aslında.
    Zile’nin hemen hemen merkezinde bulunan kale 4 bin yıllık tarihi ile gezilecek en önemli mekanlar arasında yer alıyor. Kale, aslında çok tarihi ve çok bilindik bir olayda başrolü oynayacak kadar ünlü. Caesar’ın karısının adı verilen Zela şehri (Zile adı buradan geliyor), Julius Caesar’a başkaldırarak Roma İmparatorluğu’nu tanımadığını ilan edince, güç gösterisi adına Caesar, 70’li yaşlarını sürmekte olmasına rağmen 30.000 askeri ile şehre geliyor ve kanlı bir savaşla Zela’lıları yenilgiye uğratıyor. Bu yenilginin herkese ibret olması için de kale içerisindeki dikili taşa dünyaca ünlü şu sözleri mesaj bırakıyor: “Veni –Vidi-Vici” (Geldim, Gördüm, Yendim.) Yetkililerin anlattığına göre. toprak altından çıkarılan lahitlerden sırtsırta birbirine yaslanmış veçok iyi korunmuş asker kıyafetli iskeletler bulunmuş. (Romalı asker olmaları muhtemel)Kale içerisindeki, zamanınında su sarnıcı olarak kullanılan ve 188 basamaktan oluşan, zemine 45 derece eğimle inen dehliz oldukça ürkütücü.Yapımı 1452’yi gösteren Boyacı Hasan Ağa Cami, Ulu Cami’den sonra Zile’nin en eski camisi ve kalenin hemen eteklerinde yer alıyor.
    Çevre köylerden derlenmiş, günlük yaşantıyı anlatan eşyaları Belediye’nin Konuk Evi’nde görebilirsiniz. Konuk Evi de, eski bir Zile Evi’nin restore edilmesi ile hizmete açılmış bir müze görünümünde.
    Tokat Zile’nin etrafı çok verimli tarım arazileri ile çevrili. Bölgenin en meşhuru üzüm ve türevleri. İri taneli üzümlerinden neler yapılmıyor ki? Bu yöreye has beyaz Zile pekmezi, normal siyah üzüm pekmezi, nişastalı cevizli köme, pestil, kuru üzüm ve asma yaprağı buraya yolunuz düşerse mutlaka almanız gerekenlerden. Kuşburnu da çok yetiştiğinden kuşburnu marmeladı ve kuşburnu pulbu denilen kuşburnu özütü hemen her dükkanda sergide. Biber ve domates salçası ile çemen de aynı oranda meşhur.
    Çorumlular bana kızmasın, ben bana söyleyenlerin yalancısıyım; leblebinin de asıl orijininin Zile olduğu, buradan Çorum’a gittiği ve orada meşhur olduğu söylendi. Öyle bile olsa ilk bulanın mı, yoksa layığı ile yetiştirip satanın mı hakkı olduğu konusunda ben sanırım Çorumluların taraftarı olacağım 🙂 Değerleri kaybetmemek lazım! (Yalnız çok lezzetli leblebisi olduğunu söylemeden geçemeyeceğim)
    Taze kuzu eti, kuyruk yağı, patlıcan, domates, yeşilbiber, patates, soğan, sarımsak ve özel pişirilmiş kebap pidesi kullanılarak, özel kebap ocaklarında yapılan Tokat Kebabı’ndan ne yazık ki yiyemedik, çünkü mevsimi değilmiş. Bahar ve yaz aylarında yapılan bu kebabın ancak fotoğraflarına bakarak yutkunabildik. Buraya özgü yemeklerin başında gelenlerden biri de bat. Yeşil mercimek, yeşil soğan, maydanoz, kuru soğan, domates salçası, dereotu, kıyılmış ceviz ve ince bulgurdan yapılan sulu, soğuk ve yağsız bir meze. Önceden haşlanarak suyu süzülmeden soğumaya bırakılan yeşil mercimek içerisine diğer tüm malzemelerin doğranarak eklenmesiyle yapılan ve salamura asma yaprağı ile servise sunulan bir lezzet. Sulu da olsa herbir yaprağa birer kaşık salatadan konularak yeniliyor. Eee hadi afiyet olsun 🙂
    Zile’ de turistik anlamda yapılacak çok iş var, ancak kendi adıma, güzel işlere imza atmaya hevesli, kendini Zile’nin kaybettiklerini geri kazandırmaya adamış çok kişi gördüğümü de söylemek isterim. Umarım en kısa zamanda yapılması planlanan işler yapılır ve Zile eski görkemli günlerine kavuşur.

  • Genel

    Haydi Gel Erzurum’a Gel, Erzurum Yahşi Güzel…

    Bu sene pekçok şehri gidip görme fırsatım oldu, bu kez de istikamet Erzurum’du. 7 yıl önce de merak edip ziyaret ettiğim Erzurum’u bu kez olumlu anlamda çok değişmiş ve güzelleşmiş buldum. Bu beğenide belki de her yerini gezebilmem ve çok iyi ağırlanmam ağır basmış olabilir 🙂 (Ki küçüğüm Aslı’yı çok hasta-ateşli bırakmama ve aklım İstanbul’da kalmasına rağmen.) Erzurum’u gezerken bize eşlik eden Sevgili Kasım Bey ve Sevgili Yusuf Bey’lere sonsuz teşekkürler…

    Erzurum, yüksek dağların çevrelediği yüksek bir plato üzerine kurulu, bir uçtan bir uca yarım saatte gidebileceğiniz, aslında küçük bir şehir. Ancak öylesine tarihi bir şehir ki gezilecek-görülecek yerler hiç bitmiyor. Tarihi bir şehir olmasının yanısıra Erzurum’u Erzurum yapan en önemli özelliklerinden biri de Palandöken Dağı. Kışın dağda adım atacak yer olmadığı, otelde rezervasyonsuz kalacak yer asla bulunamayacağı söylenen Palandöken, karsız pek bir çıplak, pek bir yavan geldi gözüme. Sanırım dağ manzarasına en çok kar ve ağaç yakışıyor. Bize söylendiğine göre, soğuğu pek meşhur Erzurum’da bir söz varmış; “Kar 7 kere dağa, 1 kere bağa yağarsa asıl kış o zaman başlarmış.” (Henüz dağa 3 kez yağmış, yani çok soğuklara biraz daha var 🙂

    Erzurum deyince ilk akla gelen Çifte Minare (Büyük Şehir Logosuna girecek kadar Erzurum ile özdeşleşmiş.) oluyor. Muazzam taş oymacılığı ile insan sabrının ve ustalığının bir abidesi gibi yükselen Çifte Minare’yi gezmeden Erzurum gezisi olmaz gibime geliyor.



    800 yılı aşkın tarihi ile Erzurum’un en eski camilerinden biri olan Ulu Cami, “kırlangıç” olarak tabir edilen kalasların birbiri üzerine konması ile yapılmış görkemli ahşap kubbeye ve akustiğin doğal yolla sağlanması için mimari ustalıkla yerleştirilmiş harika hafif sivri kemerlere sahip. Çifte Minare’nin hemen yanında bulunan Ulu Cami’yi de görmeden giderseniz yazık olur.

    Erzurum tarihi bir şehir olmaktan çok, tarihle içiçe bir şehir diyebilirim. Tarihi alanlar şehre uzak veya izole bir alanda değil, bizzat oturduğun mahallede, hatta cadde üzerindeki bir dükkanın hemen yanında olabiliyor. Üç Kümbetler geniş bir yeşil alan içerisinde, eski Erzurum evlerinin bulunduğu bir mahallede yer alıyor mesela.

    Tuğladan yapılmış minaresindeki incelikli çini işlemeleri ile Yakutiye Medresesi’ni de görmeden olmaz. Şu anda bakımda olan medrese, tam merkezde olduğu için merkez ilçeye de ismini vermiş. (Aslında Erzurum’da hemen hemen her yerde “Erzurum Belediyesi” yerine “Yakutiye Belediyesi” yazısını görmek mümkün.)

    Anlaşılan Roma İmparatoru’da benim gibi gezmeyi çok seven bir kişilikmiş. Sen kalk taa Romalar’dan Erzurum’a kadar gel, burada da bir kalem olsun, kışın manzara güzel oluyor diyerek bir kale inşaa et 🙂 İç kale konumunda yapılan kalenin en büyük özeliği; önceleri gözetleme kulesi olarak yapılan, daha sonra saat eklenerek saat kulesine dönüştürülen kulesi. Eh! madem oraya kadar geldiniz üşenmeyip dar, ahşap merdivenleri de tırmanıp Erzurum silüetini seyredin lütfen 🙂

    Zamanında, bugün mevcut olmayan çepeçevre surlardan Erzurum’a 7 kapıdan girilirmiş. Çevresindeki illere bağlantısına göre isimlendirilen bu kapılar; Tebriz Kapı, Erzincan Kapı, Gürcü Kapı, Kars Kapısı, Kavak Kapı, Yeni Kapı ve İstanbul Kapı olarak adlandırılmış. Fotoğraftaki, eski İstanbul yoluna bağlantılı olan İstanbul Kapı. (Çevredeki şişelerden ve ateş yakıldığı anlaşılan taşlardan yola çıkarak, şu anda çok da iyi bir kullanıma hizmet edildiği söylenemez malesef.)

    Erzurum’da en çok hoşuma gidenlerden biri güldür güldür akan çeşmeleri. Hemen hemen her köşe başında bulunan çeşmelerden çok da lezzetli bir su akmakta. Çevrede öylesine tarihi eser var ki, toprak altından çıkarılmış eski çeşmeleri değerlensin diye çevre parklarda kullanıyorlar ve hepsi de akar vaziyette. (İstanbul’da onarılıp şıkır şıkır görünümlü, ancak çeşmelerinden sadece tıss sesi gelen süs çeşmelerine inat…)

    Oltu taşı Erzurum ile özdeşleşmiş bir taş. Koca bir han sadece oltu taşı ve Erzurum taşı denilen oniks taşı ile yapılan altın ve gümüş takı dükkanları ile dolu. Taşhan’a uğradığınızda tek derdiniz binlerce model içerisinden birini seçmek olacaktır sadece.


    Bayanlara takı olur da erkeklere tespih olmaz mı? Erzurumlu hemen her erkeğin elinde ucu gümüş imameli, oltu taşından boncuklara ince gümüş kakma işlemi yapılmış tespih ve parmağında da oltu taşlı yüzük görmek mümkün.


    Erzurum, yakın tarihinde de dönüm noktası sayılabilecek olaylara damgasını vuran şehirlerden biri. Bu olayların en önemlisi tabii ki milli mücadele birliğinin kurulmasında ikinci adım olarak kabul edilebilecek Erzurum Kongresi. Halen meslek lisesi olarak kullanılan binanın kongre odası olduğu gibi korunmuş. Tüm mebusların isimleri ve nereden geldikleri, oturdukları sıralar, hatta Atatürk’ün kendi el yazısı ile yazılmış (üzerinde düzeltme karalamaları ile birlikte) kararlarını görebilirsiniz. (Tabii tüyleriniz ürpererek…)

    Erzurum evleri hakkında detaylı bilgi edinmek istiyorsanız, mutfakları nasıldır, evleri ve ev hayatı nasıldır merak ediyorsanız buyrun “Erzurum Evleri”ne. 11 eski evin tek bir çatı altında toplanıp restore edilmesiyle oluşan bu mekan, hem sorularınıza cevap olacak, hem de içerisinde oturup çayınızı-kahvenizi yudumlarken yorgunluğunuzu alacaktır.

    Geleneksel Erzurum evinin klasik çatısı; kırlangıç çatı. (Çatının tepesinin küçük bir pencere ile sonlanması da geleneksel)



    Erzurum deyip de semaverde pişen çaydan ve kırklama şekerden bahsetmemek olmaz. Japon’ların çay seramonisi olur da Erzurumlu’nun olmaz mı? Bir kere çayın kömür ateşinde yavaş yavaş demlenmesini sağlayan semaver geleneği var. (Gerçi şimdilerde kömürlünün yerini elektrikli semaverler almış durumda.) Çay da illaki ince belli küçük bardakta olacak, içine şeker atılmayacak, şeker yanağa sıkıştırılıp her yudumla beraber yavaş yavaş eriyerek çaya tad verecek. İşte kırklama usulü bu oluyor. Zaman zaman dükkanlarda akide şekerine benzer sert limonlu şekerler de gördüm, bazen onlar da tercih ediliyormuş.

    Çıkışta doğal ürünlerden yapılan reçel, konserve, turşu ve petekli bal da alabilirsiniz. Buraya özgü, maydanoza benzer “aşotu”ndan yapılan konserve bana çok ilginç geldi.

    Gelelim Erzurum’un meşhur “Cağ Kebabı”na. Cağ kebabı bir nevi dönerin yatık halde konulup, yaprak yaprak değil de “cağ” denilen şişlere daha büyük parçalar halinde kesilerek geçirilmişi. Koyun etinden yapılan kebap, benim gibi etseverler için bulunmaz bir nimet.

    İster cağ kebap, ister döner yiyin, daha sipariş vermeden sofraya ilk önce çok ince lavaş, közlenmiş sivri biber, soğan salatası ve çoban salata servis ediliyor. Lavaştan küçük parçalar koparıp cağdan çıkardığınız 2-3 lokma et ile soğan ve biberi dürüm yapıp yemek işin raconu. Kebabın yanına da muhakkak ev yapımı ayran istemeyi ihmal etmeyin. (Cağ Kebabı’nı Gelgör’de, döneri ise Hacıbaba’da yemeği unutmayın.)



    Son olarak da buraya has “kadayıf dolmasından” bahsetmemek olmaz. Bu tatlıyı İstanbul’da da yerdim, ancak gerçekten hası Erzurum’da yapılıyormuş. Çıtır çıtır bu lezzeti paket yaptırarak da yanınızda götürebilirsiniz. Kabaca; tel kadayıfın ortasına ceviz konulup, uzunca bir köfte şeklinde sarılıp, yumurtaya bulanarak kızartılmasından ve şerbetlenmesinden yapılan tatlının hasını “Muammer Usta”da yiyebilirsiniz.

  • Genel

    Kebabistan Gaziantep

    Postun yanbaşlığı (nihayet) Neden? Çünkü, seyahatin üzerinden tam 1 ay geçti de ondan. Gerek Antep’i layığı ile anlatabilme isteği, eee birazcık da o kadar çok fotoğraf var ki, hepsinin altına nasıl yazı yazacağım isteksizliği 🙂 Vee nihayet zaman bulup da yazabiliyorum, ki artık arkadaşlarım “ne o artık güncellemiyorsun blogu?” demesinler.

    Kebaba ayrı bir düşkünlüğüm olduğundan, Antep’e bir gezi yapmayı hep hayal etmiştim. İşyerinden de şimdi sırada Antep var dediklerinde de cuk oturmuş oldu. Seyahatlerin çok üstüste gelmesine, üstelik hazır oralara gitmişken Hatay ve Kilis’e de uğramamıza ve çok yorulmama rağmen Antep gezisi benim için çok değerli.

    Dedim ya kebaba ayrı bir aşkla bağlıyım, böyle bir aşkı en çok yaşayacağınız yer de Antep. Antep’e gideceğimi kime söylesem herkes tek bir hedef gösterdi: İmam Çağdaş’ta yemek yemeden gelme! Antep’te kebabın ve baklavanın kalesi gerçekten de İmam Çağdaş. Uzun Çarşı diğer adıyla Bakırcılar Çarşı karşısındaki bu lezzethaneye mutlaka uğramanız gerekir bence de…

    Kebaplarının lezzeti erkek koyun eti kullanmaları ve eti “zırh” adı verilen büyük bıçaklarla ince ince kesmelerinden geliyormuş. Kebapla birlikte neredeyse tüm mezelerden de sipariş ettik, ancak hepsi o derece lezzetli ve hafifdi ki hepsini bitirdik dersem sakın dehşete düşmeyin 🙂

    Sipariş ettiğimiz kebaplar gelmeden masaya öncelikle çok acı antep biberi, soğan salatası ve harika kabarmış ekmekleri geliyor.

    İstanbul’da normal lahmacun olarak yapılan fındık lahmacunları, buradakinden farklı olarak soğan yerine sarımsakla yapılıyormuş. Bir diğer lezzetleri de yaz aylarında lahmacunun yanında soğuk, közlenmiş patlıcan servis etmeleri. Lahmacunun içerisine közlenmiş patlıcan konularak üzerine hafif limon sıkarak yiyiyorsunuz, bu tarza “söğürtme” adı veriliyor. (Öylesine lezzet dolu bir lahmacundu ki ben bu şekilde deneme gereği duymadım.)

    Lahmacunu söğürtme olarak yemeyecekseniz közlenmiş patlıcan salatası olarak tüketebilirsiniz, o hali de çok güzeldi.

    Acılı ezme (ufff olsa da yesek:)

    Gavurdağı salatası. Özelliği malzemenin fındık büyüklüğünde doğranması, ceviz ve bol nar ekşisi kullanılması, ancak salatanın genel itibariyle çok sulu olmaması.

    Hayli kıvamlı ve çok lezzetli cacık.

    Kocaman bakır taslarda servis edilen, yine kocaman bakır kaşıklarla içilen ayran.

    En çok sevdiğim kebap olan Ali Nazik’i daha önce hiç bu kadar lezzetli yememiştim inanın, bayıldım gerçekten. Kebapları tek tek sipariş edebildiğiniz gibi karışık kebap da isteyebiliyorsunuz. Buradaki anlayış; karışık kebap sipariş ettiğinizde, tercih ettiğiniz iki kebap çeşidinden daha az getirilmesi. Her çeşitten tadabilmek seçtiğim Ali Nazik ve Patlıcan Kebabı işte böyle küçük (!) iki porsiyon olarak servis ediliyor.

    Patlıcan Kebabı

    – Adana ve Oruk Kebabı

    Ve tatlıları aman Allahım, eve dönerken elimde 5 kg. kuru baklava vardı 🙂 Adamlar gerçekten baklava fabrikası olarak çalışıyorlar diyebilirim. Ancak ben yine de fıstık ezmesini tercih ederim, her yemekte bu lezzet harikasından sipariş ettim.

    Antep’te dolaşırken adımbaşı fıstık ve baharat satan dükkanlara rastlayabilirsiniz. Burada kurutulmuş dolmalık biber-acur-patlıcan, acı pul biber (hem de gerçekten hası), fıstık ve her türlü kuru yemiş, fıstık ezmesi, nar ekşisi ve zahter bulabilirsiniz.

    Sıra sıra kurutulup satın alınmayı bekleyen kurutulmuş diziler. Eh gönlü kalmasın, ben de kurutulmuş patlıcandan bir dizicik aldım 🙂

    Zahter, bir çeşit dağ kekiği. Et yemeklerine konulacağı gibi çay olarak da demleyebiliyorsunuz. Gittiğimiz yerlerde çaya alternatif olarak ikram ettiler. Aromatik çaylardan hoşlanıyorsanız bendan da hoşlanacağınıza eminim. Bir de zahterle birlikte kavrulmuş menengiç, susam, karpuz çekirdeği, kimyon, kişniş, karabiber gibi baharatların incecik çekilmesiyle elde edilen “kahvaltılık zahter” var ki, tadını sormayın gitsin. Tek kusuru var; acayip ekmek yediriyor 🙁

    Şehrin tarihi Hitit’lere kadar uzandığından adım başı tarihi bir çarşıya rastlamak mümkün. Antep’i, Antep yapanlardan biri de dövme bakırdan yapılan mutfak eşyaları. Şehrin hemen hemen her caddesinde ve bir sürü dükkanın yanyana sıralandığı Bakırcılar Çarşısı’nda bu dükkanlardan alışveriş yapabilirsiniz, size uygun bir kap mutlaka bulursunuz.

    Çoğu esnafı, dükkanının kapısında bakır döverken görebilirsiniz. Son zamanlarda tüm turistik otel ve restaurantlarda yiyecek ve içeceklerin bu kaplarla servis edilmesi için yapılan kampanyalar işe yaramış, çoğu restaurantlarda servis için bakır kaplar kullanılıyor.

    Tarihi mekanların çok olduğunu söylemiştim. Eğer gezmekten yorulduysanız böyle güzel mekanlarda zahter çayınızı veya menengiç kahvenizi (çitlenbik) yudumlayarak yorgunluğunuzu atabilirsiniz.


    Zaman kısıtlılığından dolayı gitmeyi çok istediğim, ancak gidemediğim yerlerin başında, tarihi Zeugma Kenti’nden taşınan mozaiklerin bulunduğu Gaziantep Müze’si, Tarihi Kale, Tarihi Tahmis Kahvesi ve Mutfak Müzesi geliyor. (Bir dahaki sefere inşallah 🙂

    Antep’in, Kurtuluş Savaşı’nda dışarıdan hiç yardım almadan, pekçok şehit vererek düşman işgaline direnişi ile “Gazi” ünvanını isminin başına yazdırmasının anısına yapılan heykeller.

    Gezmeye fırsat bulduğumuz yerlerden biri de Hayvanat Bahçesi’ydi. Çeşit bolluğu açısından Avrupa’nın ikincisi konumundaki böyle bir hayvanat bahçesini açıkçası burada görmeyi beklemiyordum. Konumu güzel düşünülmüş, gezinti açısından iyi tasarlanmış, ziyaretçisi bol böyle bir parkı inşa eden Büyükşehir Belediyesi’ni tebrik ediyorum.


    Hatay’a yolumuz düştü düşmesine de, gidiş-geliş 5 saatimizi yola harcayınca, gitme sebebimiz olan işimizi hallettikten sonra, sadece “Hatay Usulü Dondurmalı Künefe” yemeğe fırsat bulabildik. Havanın çok sıcak olmasından dolayı mı bilemiyorum, İstanbul’da yediğim çıtır çıtır tadı bulamadığım için buradakiler daha güzeldi diye düşünüyorum.

    Kilis’te Karakuş Ailesi’ne akşam yemeğine konuk olduk. Yemek demek haksızlık olur ziyafette lebeniye çorbası, kıyma kebabı, oruk kebabı, firik pilavı, ayran, katmer, fıstıklı dondurma ve bolll soda vardı 🙂 Vee malesef bu lezzetlerin hiçbirini fotoğraflayamadım. Elimdeki tek fotoğraf katmere ait. Bizleri eksiksiz, müthiş bir sofra ile ağırlayan candan Karakuş Ailesi’ne bir kez daha buradan teşekkür ediyorum…

  • Genel

    Çay Elinden Öteye Giderim Yali Yali Rize…

    Nasıl hızlı geçtiğini bilemediğim yoğun günlerin ardından çok şükür evimdeyim, ancak telaş bitti mi, tabiki hayır. Aslında galiba evde oturmayı özledim ben, hiçbirşey yapmadan, hiçbir yere gitmeden. O da nasip olur inşallah diyelim. Koşuşturma arasında Rize’ye yaptığım seyahat sırasında çektiğim resimleri yükledim, ancak bir türlü alt yazılarını yazamamıştım, şimdi sıra geldi Rize’yi tanıtmaya.
    8 yıl önce de Rize’ye yolum düşmüştü ve hiç ama hiç beğenmemiştim, aşırı sıcak ve nemden yiyemeden elimizde eriyen dondurma halen aklımda. Ancaak bu kez gittiğimde olumsuz düşüncelerimin hepsini çöpe attım, çünkü Sevgili Şeyda, Sevgili Selma Hanım ve çok renkli kişilik Mahmut Bey ile tanıştım. İş görüşmesi için pek çok ilin veya ilçenin belediyelerine yolumuz düşüyor, ancak ağırlanma, el üstünde tutulma sözkonusu olduğunda Rize’yi ilk sıraya alıyorum, buradan herkese tekrar teşekkürler…

     
    İlk gün gider gitmez Karadeniz’in olmazsa olmazları ile tanıştık bile. İlk sırada balık çorbası.

     
    Mısır ununda kızrtılmış tazecik balıklar.

     
    Pek tabii mısır ekmeği 🙂
    Turşu kavurması. (Turşu kavurmasını daha önce yedim, ancak bu seferki salça ile beraber kavrulmuştu ve acı olmasına rağmen acayip lezzetliydi.)
    Yörenin en karakteristik özelliklerinden biri el dokumaları. Dokumaların neredeyse binlerce çeşidini İstanbul’a göre kıyaslanamayacak kadar ucuza bulabilirsiniz. (Fotoğraf için ipekli iplerle dokunan tezgahı seçtim)

     
    Yöresel olarak bayanların üzerine alıp başlarını örttüğü “Çeşan” turistik olarak masa örtüsünden gömleğe kadar pekçok tekstile kumaş olmuş durumda.

     
    Bir akşam üstü Rize’nin yükseklerine çıkıp “Dağmaran”da keyif yaptık, yöresel olarak ne varsa hepsini söyledik, yedik yedik mide fesatı geçirdik, üşüdük ama yılmadık, işletmenin dağıttığı polar battaniyelerimize sarıldık yine de oturduk 🙂

     
    Rize usulü Muhlama. (Vallahi ben de mıhlama olarak biliyordum, ancak adamlar kendi yemeklerine öyle diyorlar. )

     
    Kara lahana sarması (Çok çok çok güzeldi, şimdi olsa da yesek 🙂
     

    Sac kavurma. (Buradan yağlı görünüyor değil mi, ama tereyağının hasını kullandıkları için yerken hiç de ağır gelmiyor.)

     

    Veee Ayder Yaylası. Böyle muhteşem yerleri görünce insanın geleceğe dair umudu artıyor, “Yok canım ne küresel ısınması, ne susuzluğu, hani yeşil giderek azalıyordu.” diyorsunuz gerçek hayata dönene kadar. Ben sanki Heidi’nin kulübesini bile gördüm 🙂 Yoğun orman dokusu ve yükseklerden düşerek deli akan akarsuları görmek istiyorsanız haydi Ayder’e…

     



    Fotoğrafta görünen “Gelin Tülü Şelalesi”, pekçok yerden akan şelalelerden biri. Tercih etmemin sebebi geldiği yer olan Kaçkar Dağları’nın da bir köşedsinden görünmesi.

     


    Farklı kollardan gelen dereler birleşerek Fırtına Deresi’ni ve çevresinde de Fırtına Vadisi’ni oluşturuyor. Rafting için çok uygun olan bu dere debisi epey yüksek olarak akıyor. Kıyısında kurulmuş tesislerden rafting için ekipman kiralayabilirsiniz. (Ben denedim mi asla 🙂

     

    Orman öylesine büyük ve eski ki, içerisinde gördüğümüz bu kesilmiş kütüğün kesitinden Sevgili Şeyda halkalarını üşenmedi saydı, tam 262 halka, yani 262 yıllık bir ağaçmış öldüğünde…

     

    Çamlıhemşin civarında çokça gördüğümüz, “Serender” adı verilen ahşap yapılar mısır, mısırunu, peynir, bal gibi besin maddelerinin saklandığı bir nevi depo. Yaklaşık 4x4x5m. ebatlarında ve yüksek dört ayak üzerinde inşa edilen bu yapılar içindekileri soğuk tutması için genelde hava sirkilasyonu olan yerlerde inşa edilirmiş.

     

    Yol boyunca pekçok olan alabalık çiftliğinden birini gözümüze kestirip girdik. Aslında alabalığı pek sevmem, yağsız ve tuzsuz pek yavan gelir, ancak sürekli akan sularda olduğu için belki de deniz balığı kadar lezzetli bir alabalıktı.

     

    Bu da Hemşin usulü muhlama. Rize usulü muhlama mısır ununun tereyağında kavrulmasından sonra biraz su katıp tel peynir ile kıvamını tutturulmasından oluşuyormuş. Hemşin usulü muhlama ise normal un ile sütün boza kıvamında çırpılıp, sonradan tel peynir ile kıvam tutturulup içerisine yumurta kırılması ve en son eritilmiş tereyağın ilave edilmesiymiş. Benim favorim kesinlikle Hemşin usulü…

     

    Laz Böreği. Adını duyardım, börek değil de tatlı olduğunu da bilirdim, bu yüzden çok şaşırmadım ve de çok hafif ve lezzetli buldum.

     

    Bu da Karadeniz espritüelliği olsa gerek 🙂 Çay, Rize’nin hemen hemen tüm toprağını kaplayan bir bitki. Bağlara-bahçelere, dimdik yamaçlara ve hatta yol kenarlarında kullanılmayan alanlara bile çay ekilmiş. Türkiye’nin çay ihtiyacının %70’ini karşılayan Rize’de gittiğiniz her yerde bol bol çay ikram edilmesi de bu yüzden sanırım.

     


    Mısırın taş değirmende çevrilerek mısır ununa dönüştüğü değirmen.

     


    Rize’ye özgü susamsız, biraz halkaya benzeyen ve mutlaka sıcak yenmesi gereken simidi.

     

    Daha önce gelişimde Hamsiköy’de yediğim ve tadını unutamadığım, ancak bu kez çok fazla yemekten tatmaya fırsat bulamadığım, sadece fotoğraflayabildiğim bol fındıklı sütlacı. Sevgili Elif’in tadımına göre çok lezzetliymiş 🙁

    Bunca gezmekten nasıl iş yaptın diye de düşünebilirsiniz 🙂 Mesai saatlerinin dışına da taşan 2 günlük sıkıştırılmış Rize turundan sonra gülmeyi ve güldürmeyi seven, cömert Rize insanını çok sevdim. İlk fırsatta yine Rize’yi ziyaret etmeyi nasıl da isterim.